MANHATTAN GÜNLÜĞÜ


Bu ülkede tembellik etmeye gelmez. Dostlarına anlatacağın güzel hikâyeler ya bi terörist bombanın ya da gudik bi darbenin kıyımına uğrar. Bu berbat sebepler ve tembelliğim yüzünden, taa şubatta gittiğimiz Amerika'yı temmuzda anlatmaya çalışayım. Kulağım ajanslarda. Ne oluuuur, ne olmaz!


Sabah, Sibellerin Jersey'deki evinden ayrıldık. Şurada anlatıyorum ya hani... Bugün ikinci kere Metropolitan'ı gezmeyi planlıyoruz. Times Square ve Broadway de Manhattan planlarımıza dahil. Hâliyle...


Burası Metropolitan Müzesi'nin önü...



Bu da müzenin ta kendisi.


Müzeye hiç paracık vermeden girebilirsin aslında. Bilet şu kadar diye adamın gırtlağına çökmüyorlar ama bir miktar bağış yaparsan şık olur. Ne bileyim, 3 Dolar, 5 Dolar bir şey. Eğer bunu da yapamayacak kadar züğürtsen ve utanıyorsan, müze çıkışında, insanların yakasına yapıştırdıkları etiketleri bıraktıkları bir pano var. Arakla ordan bi tane, yapıştır yakana, yürü geç... Ama inan aslında buna bile gerek yok ama ben macerayı severim, Allah affetsin. (Hayır bunu yapmadım.)



Bak işte bu etiketler. 
Silikon mu o?
Hatunu tanıdın mı?


Yıllandıkça tatlanan şarap gibi. Canan Hoşgör. Oyuncu. Hani Hamdi Alkan ile bir devirler reyting rekorları kıran televizyon işleri yapıyordu. Eveeeet, o Canan. Hamdi, Canan'ın eski kocası.


O da iki bebesini kapıp gelmiş. Feysbuk'tan birbirimizin ne halt ettiğini görünce, "Aaa kız buluşalım ya" dedik. Çok entel olduğumuz için buluşma yeri olarak müzeyi seçtik. Ohh hamdolsun.


Metropolitan'ı sana geçen sefer şurada anlattım.



Dolayısıyla, yeniden bık bık bık bık edip ne kendimi ne seni üzücem. 




Lakin birkaç fotoğraf göstermezsem, Allah belamı verir. Billa bak.


Üstelik, entelim ben... Belirtmiştim birkaç fotoğraf önce. 




Şaka bir yana, Metropolitan'daki eserler, adamın aklını alıyor. Tüm zamanların en şahane eserlerini toplamııış, bu binaya yığmışlar. Gelip de görmeyeni, cehennemin dibine direk diye dikerler, diyeyim.



Biz böyle ağzı açık şapşikler gibi müzeyi didiklerken kız sen ordan tüylerimizi diken diken eden bir bölüm ile karşılaşmayalım mı! Al sana Koç Ailesi...



Bütün bu görkem içinde, bizim ülkemizden bir ailenin adını görmek, ay insanın yüreğini kabartıyor. 




Çok kısa süre önce Koç ailesinin kaybettiği evlatları Mustafa Koç'u sessiz ve saygı içinde anarak müzeden ayrılıyoruz kiiiii anam o da ne!




Manhattan'ı sel götürüyor. Yağmur başlamış.



Canan ile dedik ki, Williamsburg tarafına, Dilara'nın restoranına gidelim. Hani, şurada anlatmıştım ya. New York'un Cihangir'i gibi olan Williamsburg...



Bu, Ayşe... Canan'ın sonradan doğurduğu oyuncaklı şey. Pek yaman. Kendi kendine mutlu. Kimseyi darlamıyor. Akıl, zehir. Dil, bal...



Bu Zeynep... Canan'ın evvelce doğurduğu fıstık şey. Hem güzel, hem yetenekli. Niyeti, konservatuvarda tiyatro okumak, tıpkı benim Nil gibi. Sonra oyuncu olmak. Anası gibi, babası gibi. Ben Zeynep'ten çok umutluyum. Çok inanıyorum ona.


Bu gözlüklü cin de Pınar. Canan'ın ex görümcesinin kızı. Biz kısa süreliğine karşılaştık sanırken, sonradan neler oldu neler. Pınar mühim. Canım benim.


Williamsburg'deki hâli pür melalimiz bu. Biraz ikinci el mağazasına baktık yine. Dilara'nın dükkânına gittik. Yorgundu sanırım. Gece onda kalmayı planlarken, caydık...


Pınar bizi kaptığı gibi evvela Çin mantısı yemeye,


oradan da Bronx'taki evine götürdü.



Bu güzel karşılaşmayı, bu tanışmayı, bu misafirperverliği unutmam mümkün değil...



Ertesi sabah Canan ile Pınar bizi metroya bindirip yolcu ettiler. Bu denk geliş, Canan ile aramızda çok derin bir arkadaşlık kurulmasına ve Pınar'ın da hayatıma sağlam bağlarla eklenmesine sebep oldu. Çok teşekkür ederim güzel kadınlarım benim.


Dünyanın ta ötesine de gitsen durum bu: Mobil manyaklık!


A aaa... Metroda gözüme bi baktım, kıpkırmızı kan oturmuş. Türkiye haritasına benzettim yakından. Feysbuk arkadaşım Murat Utkucu, "Sınırları kanla çizildiğindendir" diye yorum yazdı.



Metrodan Times Meydanı'nda indik.



Maksude'yi özlemişsindir. Tıkla...


Nil'i buraya getirebildiğim için çok mutluyum. Buraya ya da başka bir yere, fark etmez. Yeni doğan bebeklere dahi, "Ayakkabıların yollarda paralansın, dünyayı geze geze yaşlanasın" diye dua eden biriyim. Üstelik inan bana çok param da yok. Billahi. Minimum harcayıp maksimum geziyorum.



Şimdi, Times civarının Nil ile gitmiş olmaktan ötürü bambaşka bir anlamı daha var: Broadway burada.



Diyorum ki, "Seç annecim bir oyun, izleyelim."
İstiyorum ki, İstanbul'da konservatuvarda tiyatro okuyan bu çocuk, Amerikalı meslektaşlarının neler yaptığını görsün. Hayal etsin. Dizi oyunculuğu olmasın derdi. Kovalasın; daha öteyi, daha uzağı, daha güzeli... Opera'daki Hayalet'i seçiyor.



En en en arkalardaki en ucuz biletlerden iki tane alabiliyorum. Tanesi 29 Dolar. 


Opera'daki Hayalet, operada geçen bir opera. Oyun esnasında tek kare fotoğraf çekemezsin. İzbandut gibi, cehennem zebanisi gibi görevliler, adamın dilini ensesinden çeker billahi. Çekemedim hâliyle.

 
Bi tek selam verirken ekibi şöyle bir çektim. Ama asıl anlatmak istediğim bu değil.


Anlatmak istediğim şey, bu videodan sana da biraz sirayet edebilir. Tıkla lütfen.


Oyun sırasında ben ağlamaktan şapşala döndüm. Nil ise prodüksiyon karşısında aha böyle çarpıldı! Niye ağladın dersen, dünyanın öte yanlarında insanlar birbirini gırtlaklarken, bu yanında bu insanların sanat için yaptıkları bu muazzam performansın altındaki büyük iyilik niye hepimizi sarmaz diye düşündüm. Demem o ki, bu operadaki prodüksiyon mucizesi, aklın alacağı cinsten bir şey değil. İstanbul'a da gelmişlerdi. İzleyenler, ne demek istediğimi muhakkak anlayacaktır. İzlemeyen, New York'a giderse, mutlaka izlesin. Lütfen izlesin...


Gittiğimiz bir yabancı memlekette Hard Rock Cafe varsa ona mutlaka gidilir ve kıçı kırık bir tişörte 70 lira civarında para illaki verilir. Niye? Ata ve Nil bunun hastası. Ben de hayır demiyorum.



Bu Madam Tuso müzelerinden bir sürü yerde var. New York'a da yapmışlar. Ya hu hiç anlamıyorum, balmumu heykelleri görücem ve onlarla fotoğraf çektiricem diye dünya kadar kazıklanmaya ne gerek var? Kapıya, milleti avlasın diye Papa efendiyi dikmişler, avcı iken av oldu tontişim. Dudaktan öpüp, popodan makası kaptım. 


Times Square'in meşhur kırmızı merdivenleri var ya, onlara yayıldım sonra. Nil sinir oldu. Para harcamayacaksak, burada niye böyle mal mal duruyormuşuz...


Sonra bu çikölat renkli damatla, suka puj biliyet diye konuşan Rusumsu gelin kız geldiler düğün fotoğrafı çektirmeye. Ben de dayanamadım anacım, aşk görünce salaklaşanlardanım, 'Ben bal arısı gibiydim senden önce' şarkısını söylemeye başladım. Gelin öküz gibi baktı. Damat başını öte yana çevirdi. Nil sinirlendi: "Seni para bekleyen Bulgar dilencisi sandılar, hah, oh oldu sana" dedi... O sırada bazı kameralar da kayıttaydı. Ay kimbilir kimlerin evinde, feysbukunda geyiklere konu oldum yaleppim ya! Gerzek gelin. Salak!



Times Meydanı bir âlem. 



Hiç acele etmeden otur ve dünyayı izle burada. Tıkla oynasın.


M&M çikolatacısına gir. Sapıtıp torba torba doldurma. Elinin ayarı kaçsın diye musluklu doldurma şeyleri yapmışlar. Az al.



Sokakta tıkına tıkına ye...




Bul bi Subway, aç karnını doyur...



Ve günü tamamla... Penn Station'dan Long Island tarafına, Elvinciğimin bizi bekleyen sıcacık evine gidiyoruz.



Bu ne lan? Sanki dersin, Bağcılar Metrosu!


Sarı gelinle, kahverengi damada söylediğim şarkıyı, sahibinden çalayım. Amariga tefrikasını yavaş yavaş bitiriyorum. Sanırım son bi yazı daha yazacağım. Az sabret cicim. Peşinden çok acayip bi macera gelecek. İran! Söz söz, çabuk yazıcam. Billa. Öperem. Severem...





Cuma, Temmuz 29, 2016 tarihinde yazıldı.

0 yorum:

Yorum Gönderme