EV BEZGİNLERİ BALKANLAR'DA



Hiç tanımadığın 25 kişiyle yola çıkar mısın? Ben çıktım. Ev Bezgini okurları ile Balkanlar'a gittim. İyi ki!


2016 senesi henüz girmemişken, Pegasus yaz biletlerini satışa çıkardı. Hop oradan Üsküp'e bi bilet alıp Facebook hesabımdan seslendim: "Hu huuu, kim benimle gelir?" Şak diye 25 kişi takır takır biletlerini almaz mı? İşte gün gelip de havalimanına gittiğimde derin endişeler içindeydim. "Lan o kadar yabancı insan ile ben ne yapıcam?"


Belirtmeden geçmeyeyim. Burada duyduğum endişe, onlar nasıl birileridir ki acaba değil, kendi huysuzluğumla ilgiliydi. Çünki bugüne dek yazdıklarımı okuyup benimle seyahat etmeye karar veren bunca insanı bir takım hödüklüklerimle hayal kırıklığına uğratabilirim diye korktum, çok korktum...


Fakat bu bal şeker hatunlarla kucaklaşmaya başladıkça endişem azaldı.

 

Gruptan tek tanıdığım kişi, ortaokul arkadaşım Nil'in de gelmesiyle gönlümün yayları iyice gevşedi.


Ve en nihayetinde ağızlar kulaklarda, benimki zaten maşallah Atina'da balkondan aşağı düşürdüğüm faraş gibi yayvan, şen şakrak uçağın yolunu tuttuk. 


1 buçuk saatlik uçuşun sonunda Üsküp'e bi indik ki anam maşallah bizi karşılayan huriye bak! Bak cicim, dünyanın en güzel kızları bu Balkanlar'da. Erkek olsam kapılarına dayanırım. Bu arada belirteyim, Üsküp'e gitmek, yani Makedonya vizesiz. 


Hattâ bu yazının içinde şahit olacağın gibi Arnavutluk, Karadağ, Kosova da vizesiz. Fotoğraftaki, Seat. Hayır, otomobil değil, ProntoTour'un rehberi. Yanındaki yaş almayı bilmeyen güzel ise Günay Teyze. Nil'in teyzesi. Seviyorum... 


Şimdi biz kıştan uçak biletlerini alıp 25 kişilik grup olduk ya... Ulan bu kadar adamın transferi, oteli, yemesi, içmesi, oradan oraya gitmesi nasıl olacak? Ben tur şeysi değilim ki! Ne yapayım? Hemen canım ciğerim yol arkadaşım ProntoTour'u aradım. Dedim, "Anacım, bize bi kapalı tur yapın, bu kadar adam Balkanlar'da gezicez." Hop yaptılar. Kişi başı, uçak hariç 1300 TL ödedik. Başımız ağrıdan kurtuldu. Rehberimiz de işte yukarıda gördüğün Makedonyalı Seat. Ama bence Trabzonlu. Nedenini birazdan görürsün ah hah...


23 Haziran'da yola çıktık. 28'inde döneceğiz. 6 günlük turun içinde ilk gece Ohrid Gölü kıyısında bir otelde kalmak var. Üsküp'ü şimdilik pas geçip evvela Alaca Camisi'ne uğrayıp Ohrid'e yollanıyoruz. 


Cami 1438'de yapılmış. Mağrur ve aynı anda tevazu sahibi. İsmi gibi alaca sahiden. Rengârenk...


Bizim çeteye bak! Allah canınızı almasın.



Ponçikler sizi!


Camiden sonra Ohrid'in çarşısına vardık.


Venedik'ten aldığım dantelli yelpazemi bu seyahatten sonra öldür Allah bulamadım. Kız bak kimde kaldı, getirsin. Billa kızmıycam. 


Ohrid, Makedonca Ohrid, Arnavutça Ohri diye okunuyor. Hâliyle Ohrid diye okumayı tercih ediyorum. Arnavutluk'ta diil çünkü a canım!


Şehirde bazı zenginlerin dirilttiği bu geleneksel evlere, "Ay kız baksana, ay pek güzel, anaaam aynı da Safranbolu evi gibiiii" diye klişe tepkilerle baktıktan sonra,


Ayasofya Kilisesi'ne gidiyoruz. Ömrüm camiden çok kilise gezmekle geçti yemin ederim, içim çürüdü. 


Kilise ortaçağda yapılmış. Osmanlı döneminde de cami olarak kullanılmış. Neydi düstur? Kutsal toprak hep kutsaldır. Kiliseyken cami olur, camiyken kilise... Bak şimdi Yunanların Monastraki'de minarelerini kırıp bir türlü yeniden ibadete açmadıkları Fethiye Camisi geldi aklıma. Benim düstur Attika'da pek işlemiyor demek ki. Olsun, severim hınzırları. 


Ohrid, dünyanın en şahane, en berrak, en derin, en eski göllerinden. Sıraya koyunca dördüncü mü oluyormuş ne. 



Ne kıymeti var şekerim? Tarih birincileri yazar ama şimdi biz buradaysak bu sıralamaya hiiiç ihtiyacımız yok. 


Ekip şahane. Herkes kendi havasında, Yeri geldikçe sana gezinin kahramanlarını anlatacağım. Ah hah hay, solda Nil'in ayaklarına bak. Kocakarı seni. Sağda koca objektifi ile fotoğraf çeken, Levent.


Levent, Mersin'den geldi. Çocuk doktoru. Karısı Yeliz ile beraber belki de en fanatik Ev Bezgini takipçilerinden. Gösterdikleri sevgi ile beni mahcup ettiler. Havalimanında Levent'in iki kolunu kocaman açıp "Seni aslında o kadar yakından tanıyorum ki" diye bir sarılması var, şimdi bile aklıma geldikçe gözlerim doluyor. Yazarak tanışmak ne müthiş. Ben çok seviyorum internet üzerinden kurulan bağlantıları. Bir sürü ıvırı zıvırı püsürü atlayıp olduğu gibi kendini ifade edebiliyorsun. Levent! Ah Levent! Ne kıymetlisin.




Karın Yeliz de. Başka bi hatun olsa kıskanır, vır vır kemirir insanı. Soldaki Yeliz. Ortadaki Havva. O da Mersin'den. Fıstığın önde gideni.



Teknemiz fıtı fıtı giderken, ben yeni arkadaşlarımı keşifle meşgulüm.

Bu Aysun. Gözü gülen, içi aydınlık bir hatun. Keşke hep yakınımda olsa...


Ay bunları biliyorsun artık. Nil ile teyzesi Günay. Günay çok kokoş. Bi çanta dolusu ayakkabı, bi küçük çanta güneş gözlüğü, bi çanta toka, bi çanta da seksi gecelikle gelmiş. Kadınlığı sizden öğrenecek diiliz, hıh!


Tekne turunun sonunda, Ohrid sokaklarında şipşak fotoğraf çeken Nizam'ın objektifinden Ev Bezgini ve dostları... 



Hey gidi! Bugün dediğin şey, ne çabuk mazi oluyor. Ömür bitiyor, sen neredesin?


Ohrid geceleri şenlikli. Fıstık gibi çivi topuklu kızlar sokaklarda. Herkes bi şeyler içip canlı müzik çalınan yerlerde bam güm eğlenmenin peşinde. Sen n'apıyorsun memlekette? Var mı semtimde oturup bira içeceğin yer? Yok tabii. İçme, haram o. 


Buz kovasına bakılırsa biz de yerel bi şey zıkkımlanmışız. E bir seneden fazla zaman geçti, ne içtik hatırlamıyorum ama erik rakısıdır, bi şeydir. Benim ağzımın açıklığından içtiğimiz şeyin alkol oranını ölçebilirsin. Bu, besbelli yüzde 40. En soldaki Ömür. Arkasındaki kankası Gökhan. Ankara'dan geldiler. Benim hemen yanımdaki sarışın Birsen. Birsen mühim. Sonradan nerelere gittik nerelere. Ahretlik olduk. Kuzum. Sağdaki işte deminki Aysun. Gülen göz.



Şimdi faydalı bilgi veriyorum hazrol: Bizim 100 lira ile Makedonya'da 1364 Makedon denarı alabilirsin. En meşhur biraları Skopsko bizim parayla 6 buçuk lira... Bu, bakkal değil, bar fiyatı.


6 buçuk liralık Makedon birasını bulunca biz!



İlk günün gecesini sarhoş devirip ertesi sabaha uyanınca bi baktım ay, bu güzel otelde kalmışız. Hotel Belvedere. O sırada Feysbuk hatırlatıyor, diyor ki:

"Kız azgın! Bu sabah Makedonya'da Belveder Oteli'nde uyandın ya, geçen sene bugün Viyana'da Belveder Sarayı'ndaydın"
Ayyy, yaşasın gezmek, tozmak, cozutmak...


Belki lazım olur, yazayım. Belveder Oteli'nin gecesi, iki kişiye 56 Euro.



Kahvaltıdan sonra hadi otobüse...


Bastık gaza, Arnavutluk'a, Tiran'a gidiyoruz. İlk durak, yine göl kıyısındaki Struga diye güzel bir yerleşim yeri. 


Çakıyoruz birer foto,


biraz sonra Arnavut kapısındayız.


Ay maşallah grup memur hanımlarla dolu ah hah hayt. Yeşil pasaport gani.


Seat çok komik çocuk. Bi kere iyi bir rehber ve bizim tur kapalı bir grup olduğu için, ben de evvelce ProntoTour ile bazı ortak işler yaptığım için bıraktık öyle sizli bizli işleri, kanka olduk. Çok eğlendik. Kulakları çınlasın, var olsun... Seat Ohridli. Ulen, senin Trabzon ile ne alakan var, deli? :D 


Kapıdan geçer geçmez, Arnavutluk paslı yüzünü gösterdi. 


Bak şaka değil, Arnavutluk pas tutmuş. Fabrikalar metruk,


tren rayları harap,


fakat bizim Nil çok heyecanlı. Ay Arnavutmuş onlar, Prizrenli imiş, ay ay ay memleketlerine gelmiş, ayyy...


Arnavutluk tarihinde Enver Hoca diye bi başkanları var ki, dayı resmen dozer gibi geçmiş ülkenin üstünden. Seat dedi ki, "Bunların yaşlıları, Enver Hoca'nın adını duyunca titrer, mezarından çıkacak da gelecek sanırlar" dedi. Seat bu, söyler. Arnavutlar'a gıcık biraz.




Burada açık konuşayım. Arnavutluk, gidip görmek için hiç cazip değil. Eli yüzü düzgün, insana bir şey söyleyen tek yeri Başkent Tiran. 



Bunun için de para harcamaya değmez ama işte görülmedik ülke kalmasın derdimden ve bu turun içine giriverdiğinden buradayız.



Bi de tabii lüpletmek için...


Ve de sözleşmek!
Söz mü?
Söz!

hoca

Biraz Enver Hoca'dan söz edeyim. Ben kendisinden çok etkilendim. Amca sıkı gomonis. 1946'dan 1985'te ölümüne dek devlet başkanlığı yapmış. Komşu Yugoslavya'nın devlet başkanı Tito ile geçinemezmiş pek ve Ruslar ile kankaymış. Stalin ölünce Sovyetler ile arası bozulmuş ve bu kez Çin ile muhabbeti koyultmuş. 


1967'de demiş ki, "Yoldaşcağızlarım, bu din denen şey bize yüktür. Kaldırıyorum lan ben dini. Bundan gayrı bu memleketin dini dinsizliktir!"
Aboo, kurmuş mu sana dünyanın ilk dinsiz rejimini. Doymamış bir de Arnavutluk sınırlarını dünyaya kapamış. Ne kimse girebilir, ne de çıkabilir. Enver Amca yaşasaydı, nah çektirebilirdim bu fotoğrafı Tiran'ın göbeğinde.


Rana, Badesu, Eylül...
Yolculuğumuzun üç prensesi. Ana babaları bu kuzuları alıp da benimle bu otobüsün içinde yollara düştüler ve bana ömrümün en derin, en kutsal, en değerli hislerini tattırdılar ya, zaman zaman gözyaşlarımı tutamadım. İyi ki gezmişim, yazmışım, bu güzel insanlara ulaşmışım ve şimdi buradayız. Sevinçten ağlamak ne güzel şey yarabbim!


Bak ben boşuna paslı demedim. Trenler iptal, köprüler pas içinde, yollar viran.


Fakat otomobiller cayır cayır. Yine Seat'ın anlattığına göre, buralar hep mafyatik işlerin yatağıymış. Kural tanımazmış bu Arnavutlar. Trafik kuralı da dahil tabii ve ölümcül trafik kazaları bu memlekette çokmuş.


Ay neyse Arnavut gıybeti şimdilik bu kadar yeter. Otobüste azıp kudurup uyuyakaldıktan sonra aa gözümüzü bi açtık ki, hop Karadağ'da, Budva'dayız.


 Burası Petrovac'ta Palas diye beş yıldızlı cayır cayır bir otel.


Yataklar, odalar, konum mis gibi. Otel tepeleme dolu.


Geçen ay da Karadağ'a gelmiştim belki biliyorsun. Lakin kuzeydeki Kotor ve Budva tarafına değil, daha güneydeki Ada Bojana'ya, nüdist kampın oralara gitmiştim ay töbe estağfurullah. İnsanın başına ne gelirse, biliyorsun meraktan! Neyse işte buralarda deniz güzel. Adriyatik şahane. Sen de gel. Karadağ iyi.


Bu Ömür. Eylül ve Ulaş ile havuzda oynaşıyor. Ömür, grubun en genç ve en eğlenceli tipi. Onunla her yere gidilir. Katiyen sıkılmaz, çok eğlenirsin. Kıslar eqlesin...


Ay töbe estağfurullah. Biz daha dün ortaokul sıralarında oturuyorduk, şimdi paraşüt takımlarını taşıyamayan 45'lik hatunlar olmuşuz. Ulan hayat ne güzel ya! Benim bi teyzem vardı, 46 yaşında öldü. 46 yaşında ölünür mü?


Sahili göstereyim diye çekmişim bunu, iyi etmişim.


Ertesi gün, vakti gelince yine yola koyuluyoruz. 


Solumdaki Pınar, sağımdaki Hayat Abla. Bacılar bunlar. Otobüste bir de ikiz kardeşleri Gülfem ile Gülsen var. 


Var mı senin, buz gibi termosundan ballı Jack Daniel's servisi yapan yol arkadaşın? Benim var cicim. Şu seyahat deliliğine tutulalı beri hayatımdan ne müthiş insanlar ve ne manyaklar geldi geçti. Bu seyahatteki herkes, istisnasız, kalbimin en fosforlu köşelerinde, ak pak yastıklarındadır. Ölsem unutmam güzelliklerini.


Petrovac'ın kuzeyinde Kotor var, hani Karadağ'ın en ünlü yeri. Ben bi kere uçakla üstünden geçerken bakmıştım, "Ah ulen ne güzel memleket, illaki buraya geleyim" diye iç geçirmiştim. 



İşte oradayım. Peh, bundan daha lüks bir yaşam olabilir mi? Canın nereye isterse oraya gidiyorsun ve bunun aslında parayla çok ilgisi yok. Şansla ilgisi var. Öpeyim şansımı. Sen de öp. 



Havva burada kopmuş...




Burası dünya sosyetesinin uğrak yeri. Tekneler boy boy.




Anam fakirin malı, züğürdün çenesi şeysini biliyorsun. Bu ne lan? İnsan bunu nasıl alabilir? Nasıl kazanabilir? Ne yapak? Zarrab mı olak? Taklalı işlere mi dalak? Bizim maaşlarla, yevmiyelerle bize bu teknelerin anca dışı bedava. Bedava yaşıyoruz, bedava!



Fakat çok şükür bira alacak, pasta lüpletecek kadar da paramız var yani. Bak şimdi aklıma geldi. 25 sene falan evvel, Türkiye'de her şey dahil oteller daha yeni pıtrak gibi yayılıyorken, bir kongre sebebiyle bu otellerin birinde misafirdim. Yaşlı bir cerrah amca, açık büfenin önünde şuurunu yitirmiş hâlde tabak dolduran genç cerrahları görünce, "Yiyin çocuğum yiyin, benim gençliğimde bunlar yoktu. Şimdi kocadım, şekerim tansiyonum peydah oldu, istesem de yiyemem" diye dert yanmıştı. Hiç unutmam o hekimin sözlerini. 


İnsan, sağlığı elverdiğince, dünyanın bütün lezzetlerini tatmalı. Ay şu bize dayatılan incecik olma, kıçımızı bir avuç bırakma baskısından kurtulalı beri ben daha tatlı bir insan oldum billahi. Tamam birazcık kilo almış olabilirim ama içmediğim bira, ekmek banmadığım zeytinyağı, tadına bakmadığım şarap, tanışmadığım balık, lüpletmediğim peynir kalmamıştır. 


Pardon da, niye yaşıyorum? Bu dünya benim! Bütün nimetlerine ulaşmak, bütün insanlarını kucaklamak istiyorum. Kim ne derse desin, pek umurumda değil.Yemene bak cicim!


Oğlum Ata diyor ki, "Anne, sen hep 'Yemene bak' dersin. Bu senin sloganın olmalı..."
Epey zamandır, dublaj işlerimin yanı sıra, Kuzguncuk'ta, arkadaşım Sibel'in restoranı Betty Blue'da da çalışıyorum ve bazen, "Ay bu tabak çok fazla olmuş" diyen müşterilerimize "Yemene bak!" derken buluyorum kendimi. Yemenize bakın cicim.
Ölüm var!


Karadağ'a, yani Montenegro'ya gitmek istediğini biliyorum. Bu videoyu seveceksin, tıkla.


Karadağ mis gibi memleket. Parası Euro. İnsanı Sırp. Karadağlı diye bir şey, yeni icat. Bunlar Yugoslavya dağıldıktan sonra Sırbistan-Karadağ diye bir ülkeydiler, sonra onlardan da ayrıldılar.


Güneye doğru, Ulcinj'e giderken, yolda bu adayı göreceksin. Bu, Sveti Stefan Adası. Bi de daha açıkta Sveti Nikola var. 


Karadağ'ın Adriyatik kıyıları böyle. Buralar Budva, Kotor, Petrovac civarları. Bu taraf iyi, şimdi Ulcinj'e iniyoruz ya, ay oralar apaçi yeri. Gitme sakın.


Geldik işte. Otel fena görünmüyor değil mi? İnanma. Dökülüyor.


Manzara falan fena değil ama değmez. Bana güven. Budva'dan, Kotor'dan şaşma.


Bak iki yanımda Gülfem ile Gülsen ikizler var. Biri tıp doktoru. Yani, otobüste 3 hekim var. Ulen bize karada ölüm yok be. 


Seyahatin sonuna doğru, grup kaynaşmış, havuz başı şenliği kurulmuş.


Ömür yine grubun hararet yapanı.


Çocuk milletine, su olmasın! Bayılırlar. Bunlar iki kardeş, Ulaş ve Eylül. Ulaş çok yakışıklı bir adam olacak ama bu kadar efendiliği bu dünya kaldırmaz. İnşallah biraz bozulur da, hayat canına okumaz bu yavrumun. Eylül'e bi şey olmaz. Prensesliğe devam. Babasının karnında tepinsin o. Hiç unutturmasın, her şeyden evvel kendinin geldiğini. Buraları anlamak zorunda değilsin canım okur arkadaşım...


Ulcinj gecesi... 


Ertesi gün İşkodra yolundayız.


Yaz ne güzel şey. Annemin lafını hatırlıyorum şimdi: Yaz, iyi arkadaş gibi. Tam doyamadan, gidiveriyor...


İşkodra demek, yeniden sınır kapısından geçmek ve Arnavutluk'a girmek demek...


Yolda bu tünelden geçiyoruz. Başlığı Dünyanın En İlkel Tüneli diye atayım ki, okuyanı, bakanı bol olsun. Yoğusam dünyada böyle daha neler vardır, ohooo... Burası, Ulcinj'i İşkodra'ya bağlayan E 851 yolu... 


Bu da onun videosu...


Az ileride Ristorante Aquila diye bir yerde yemek molası veriyoruz. Tam o sırada bu fotoğrafı çekerken, anam bi fırtına, bi boran, aklın durur!


Neyse ölüp kalmadan İşkodra'daki otelimize, Argenti'ye geliyoruz.



Nil ve teyzesi ile aynı odada kalıyorum ve bahtıma bu yatak düşüyor. Dert etmiyorum, uyuyup uyanıp def olup gidicez nasılsa diyorum.



Fakat dert bir değil ki, banyoda şöyle bir manzara var.


İşkodra'daki bu otelden uyuz kaptım. Aylarca ilaç kullandım. Tam geçti derken yeniden hortladı. Yatağımı gören Seat, "Bu ne lan, Ev Bezgini'ne hemen yeni bir oda açın" diyerek beni tek başıma bir odada yatırdı ama uyuzdan kurtaramadı.


Boşver be! Uyuzsa uyuz, kuduzsa kuduz.
 

İşkodra sokaklarında biz...


Ve Rahibe Teresa. Asıl adı Agnes Gonca Boyacı. İyi bir teyze oluşundan, 1979'da Nobel Barış Ödülü kendisine verilmiş. Hayırsever Misyonerler Cemaati'nin kurucusu. Çok sayıda hastane, kilise ve üniversitenin koruyucu azizesi olarak kabul edilen Papa, 2016'da Mother Teresa'yı azize ilan ediyor. Aslında bu aziz/azize/ermiş/hoplamış/zıplamış takımının ardında hep bi dombililik ararım. Bu arada, Teresa, rahip bi arkadaşına yazdığı mektuplarda,. ömrünün son 50 yılını Tanrı'nın varlığını kuşkuyla karşılamakla geçirdiğini yazmış durmuş. Hattâ demiş ki, "Yanımda olsan da ikiyüzlülüğümü görsen! Herkese karşı kalbimde Tanrı aşkı varmış gibi davranıyorum." Belki Agnes Abla, insanların kötülüklerinden yıldı da böyle şeyler söyledi, bilmiyoruz lakin mektuplar Vatikan'da, ben de onların yalancısıyım.


İşkodra'nın bi tanecik güzel caddesi var, hepi topu 100 metredir, gerisi çöp. Apartumanlar kan ağlıyor... Buralara pek kadın eli değmemiş gibi. 


Fakat öte yanda kadınlar na böyle çocuklar doğurabiliyor, otobüste sana resimler çizen...


Ya da anasıyla değil seninle oturmayı tercih edip yol boyunca omzunda uyuyakalan diğeri gibi...


Kosova yolundayız. 


Seat bizi nefis bir su kenarında durduruyor. 


Baksana şuranın güzelliğine.


Fakat kameranı tam arkana çevir, manzara bu. Balkan insanı en az Türkler kadar pis. Şimdi bana hamasetle mukavemet etme, pis bir milletin ferdisin. Sen de, ben de... Bayılırız doğaya çöp atmaya.


Kosova kapısı...


Prizren yolu...


Ay Prizren ne tatlış yer.


Burası Türkiye Büyükelçiliği... Teyzeler, bayraklar ne kadar Türk...


Köfteler, kaymaklar da öyle...


Kosova, 1389-1913 yılları arasında Osmanlı hakimiyeti altında kalmış. Yani, Birinci Murat buralara bir gelmiş, taaa 1900'lerin başındaki Balkan Savaşı'na kadar, Osmanlı, buralarda sıkı bir Türkleştirme politikası uygulamış. Ben de bu soylu milletin bir ferdi olarak, ardımdan gelenlere kırmızı ruj alışkanlığı pompalıyorum, hamdolsun.


Ahah haha, Seat'a bile...


Bütün otobüse...


Hattâ, ciddiyetiyle nam salmış matematik öğretmeni Hayat Ablamıza bile...


Prizren güzel yer...


Ufarak. Tevazu sahibi...


Şimdi az önce bahsi geçen I. Murat'ın türbesine gidiyoruz.


Bu I. Murat Amca, orduları toplayıp İslam'ı yayıyorum, adaleti getiriyorum diye buraların kapılarına dayanmış. Ya dayı yeme bizi. Anadolu kan ağlıyor, sen Allah'a takla atıp aman ha ordularımı heba etme, icap ederse ben öleyim diyorsun...


Neden? Sorsan din yaymaya geldin buralara. Sordun mu? Adamların zaten bir dini var. Otursana sen oturduğun yerde. 


Ama şimdi Muratcığımın çok da hakkını yemeyeyim, o sırada dünya bugünkinden daha barbar bir yer. Herkes birbirinin kıçını kesme derdinde. Bizimkiler de Allah kitap diye yardırıyor...

Murat Hüdavendigar.jpg

Birinci Murat, Hüdavendigâr diye anılıyor. Yani, hükümdar bey. Osmanlı'nın üçüncü padişahı. Edirne'den öteye geçip Balkanlar'da fetihler yapıyor. 95 bin metrekare olan toprakları 500 bin metrekareye çıkarıyor. 


Ha sonra ne oluyor? Kosova Savaşı'nın ardından savaş meydanını gezerken geliyor ordan bir Sırp Miloş, takıyor pıçaa koskoca hüdavendigâra, adam oracıkta şehit oluyor. Ah iyi ki bu şehitlik var. Yoksa neyle avunacak padişah anaları ve daha nicesi...


Sonra da işte taa 2016'da Üsküdar'dan bir valide sultanın ismini taşıyan Türk kadın gezgin gelip sana kızıyor: Ne diye orduları da kendini de sürdün buralara? Niye saklandın dinin, kitabın arkasına? Bak, iç organların burada, bedenin Bursa'da... Değdi mi? Babamın üzüm bağı mı var şimdi Kosova'da? Olsa ne yazar, olmasa ne hem?


İnsanın ölümü unutup ota boka hırs yapması ne saçma şey...



Oysa sadece sevmek, sevişmek, sarılmak ve haz almak esas işi olmalı insanın. 



Kalk Üsküp'e gidelim hadi ya...


Yolculuğun son faslına girdik. Ekip perişan.


Babasının dizinde bayılan,


çeneyi gıdıya dayayan,


başta babayiğit olup sonradan yamulan,


ateşi çıkan,


uykudan sızan hep bizim otobüste. Yeri geldi seni Hüseyin ile tanıştırayım. Hüseyin, yine Mersin'den gelen, uluslararası tıp kongrelerinde sunduğu araştırmalarla Türk gastroenteroloji uzmanları içinde göğsümüzü kabartan bir hekim. Var ol sen! Adam tek başına bir ordu. Hani nerede senin orduların Hüdavendigâr?


Üsküp tatlış bir yer... Avrupa Birliği'nden fonları kapıp replika binalar ve heykeller dikmişler her yana.


İskender şahlanmış, atının üstünden kafa tutuyor ulen ben nereliyim diye.


Makedonlar bu taraftan çekiştiriyor, Yunanlar öteden...


Fakat hayat hiç umursamadan kendi bildiğini okuyor. Makedon çingeneler basamaklarda, 


Türk gezginler orda burda,


obur sofralarda,


en nihayetinde tumba yataklarda, hayat dünyanın dört bir köşesinde akıp gidiyor işte...


Pratikte ne Birinci Murat, ne Büyük İskender, ne dinler, ne bayraklar insanı kurtarıyor.


Bizi kurtaran tek şey sevgi, hoşgörü, tevazu ve paylaşmak... Ulaş, bu yolda seni ananla paylaştığım, biraz da benim oğlum olduğun için çok teşekkür ederim kuzum...


Selam olsun beraberce giriştiğimiz o şopskoya,


vafıla,


İskender'e ve 


Makedonya'ya...


Hayat Abla, hani Trabzon'da matematik öğretmeni olan, bu seyahatin başında bana karşı belki de en temkinli olandı. Benim deliliklerime azıcık serin durduysa da yolun sonunda bu fotoğraf karesine böyle sığıverdik. Hayat Abla, beni özledin mi? Ben seni çok...


Aslında hepinizi çok! 
İzleyiniz lütfen... 


Dönüş zamanı geldi. 2016 hakkında konuşalım mı biraz? Leş bir yıldı hatırla. Sürekli bombalar patladı memlekette. Amaan ne çocuklar öldü. Ne bokuna öldü, belli değil. Anaları yandı kavruldu, ateş düştüğü yeri yaktı, geçti. 


Ankara Garı, İnönü Stadyumu, Sultanahmet, Beyoğlu... Bunların birinden sıyırsan, diğerine yakalanmanın işten olmadığı bir yıl yaşadık Türkiye'de. 


Biz 25 kişi, bu hengâmeden kaçıp birbirimize sığındık, Balkan yollarına vurduk kendimizi. Lakin işte onun da sonuna geldik. Allah, bir daha 2016 gibi bir yıl göstermesin...


Allah sevdiklerimizden, birbirimizden, yollardan ayırmasın... Amin!

Not: Bu seyahat 28 Haziran günü, Sabiha Gökçen Havalimanı'nda saat 20.00 sularında sona erdi. O dakikalarda ajanslara son dakika başlığı ile bir haber düşecekti: 


İstanbul Atatürk Havalimanı'nda Dış Hatlar Terminali'ndeki terör saldırısında 45 kişi ölecek, 236 kişi yaralanacaktı. Şans eseri Ev Bezgini ve arkadaşları o taraftaki limana değil, bu taraftaki limana inmişlerdi. Din ya da başka çıkarların ardına sığınan karanlık güçler, insan var olduğu müddetçe silaha davranmaya, adalet yayacağını sanmaya, cihat için kan akıtmaya devam edecekti. Öyleydi işte. Kiminin midesi Kosova'da, bedeni Bursa'da yatacaktı, kiminin ise tüm organları paramparça olup bir havalimanının duvarlarına yapışacaktı... 



Bu yazı, hâliyle Makedon bir şarkıcı ile biter. Tanışınız efendim, Toşe Proeski. Şu güzel sesli çocuk bile öleli tam on yıl olmuş. 

Hayat madem bizim için devam ediyor, o hâlde ciddiyetle yaşamaya devam. 
Hem de büyük bir ciddiyetle...






Pazartesi, Kasım 13, 2017 tarihinde yazıldı.

4 yorum: