SEVGİ'YLE BARSELONA'YA


ev bezgini barselona

Dünyanın en güzel şehirlerinden birine gidiyorum, bir o kadar güzel bir kadınla, Sevgi ile...

barcelona uçak


Sevgiciğim, yaklaşık sekiz yıldır hayatımda. Aslında iş münasebeti ile başlayan bu arkadaşlık, zaman içinde yoldaşlığa dönüştü ve ben bundan çok memnunum.

barselona ucuz bilet


Çünkü eğer Sevgi ile seyahate çıktıysan, kapris nedir görmezsin, paran bitse aç kalmazsın, tuhaf kıyaslamalar dinlemezsin, her şeyi merak eder, eğlencelidir. 



Daha evvel Roma'ya da birlikte gitmiş ve müthiş zaman geçirmiştik. Sevgi ile Roma yazımı şuradan okuyabilirsin, istersen. 


Pegasus ile geldik yine. Allah kendisinden razı olsun. Onun sayesinde başka şirketlerin neredeyse yarı fiyatına Avrupa'yı hallaç gibi attırdık, hamd olsun. İstanbul'dan Barselona'ya yaklaşık dört saatte uçuyorsun. Şehre giden otobüs 5,90 Euro.



Ay! Öndeki arabaya çıt diye çarptık. Fakat fren sertti, dizlerim kırıldı sandım.


Otobüste giderken, İspanyolların da balkon sevdiği dikkatimi çekiyor. İstanbul'da bile kafası sürekli tepelerde, binalarla ilişkilerimizi sorgulayarak gezen ben, el memleketinde buna bilhassa dikkat ediyorum. Balkon hususunda Ortadoğulular, İtalyanlar, Yunanlar ve İspanyollar pek tutkulu. Bizde ise tablo değişmez: Pimapen'le kapatılmış, gecekondu balkonlar. Yaşama sevincimizin göstergesi! Billahi.

 

Otobüsle, kalacağımız Hostalbia'nın iki km kadar yakınına gelip geri kalanı yürüyoruz. Barselona'nın ızgara planlı yapısını fotoğraflardan görmüştüm. Şimdi bunların arasında dolaşırken aklımı kaçıracak gibi oluyorum.


Adamlar 1900'lerin başında karar vermiş ve şehri bu planla inşa etmişler. Eixample bölgesi diyorlar buraya. Kare planlı büyük parsellerin ortası boşluk. Köşelere gelen binaların yüzü diagonal. Tasarımcısı İldefons Cerda. Helal olsun, ne diyeyim. Yapana da yaptırana da.


Tabii bu tasarımda ünlü mimarları Gaudi efendinin rolü büyük. Bu, inşaatı katiyen bitirilememiş Sagrada Familia. 1882'de mimar Villar'ın başladığı inşaatı bir yıl sonra Antoni Gaudi devralmış. Onun ömrü de planlanan 18 kuleden 8'ini tamamlamaya yetmiş. 


Kilisenin inşaatına bugün de devam ediliyor. Gaudi ne acayip adam. Böyle adamlar çıkıyor işte arada. Varlığınla bir ülkenin sokağına, binasına, şiirine, sanatına, görüntüsüne ve his dünyasına öyle bir tokat atıyorsun ki, seneler geçiyor, asırlar değişiyor, sen hâlâ anılıyorsun. Yaptığın, yazdığın ve çizdiğin şeyler insanları büyülemeye devam ediyor.




Hastasıyız böyle adamların ve kadınların. Bi de sokak lezzetlerinin. Otelimize yaklaştık ama acıktık da. Nefis meydanların birinde karnımızı doyuruyoruz.



Ve olmazsa olmazım: Bira... 
Salud!


Salud Gaudi!


Gaudi, ömrünün son yirmi yılında başka hiçbir proje ile ilgilenmeksizin sadece Sagrada Familia ile uğraşmış. Mimaride estetik anlayışının içine tabiatın tüm unsurlarını serpiştiren Antoni, inanç dünyasının gizemli sembollerini de bu eserinde ortaya koymaya çalışmış kurban olduğum. Koymuş da! İnsan bakarken hayret ediyor.


Sonra 73 yaşına geldiğinde bir trafik kazası geçirmiş ve ölmüş. Tramvay çarpmış adama.  Cenazesi, Bitmeyen Kilise'ye gömülmüş. Tıpkı Kenan Erim hocanın Aphrodisias'a gömülmesi gibi. Çok etkileniyorum ben böyle şeylerden. Ağlamaklı oluyorum. Siz nasıl insanlarsınız oğlum, şu hayatta diğerlerinden daha kadim dev izler çizip sonra kıytırık bir trafik kazası ile giderken bize böyle eserler bırakıyorsunuz...


Ve inşaatı hiç bitmiyor. Şimdi bile devam eden çalışmaların 2028 yılında tamamlanması planlanıyor.


Sagrada Familia'dan kafanı çevir, arkada Gaudi Parkı var. Onun çevresinde de böyle apartmanlar. Hayat devam ediyor Gaudiciğim. Kadınlar çamaşır yıkıyor, asıyor...



Amcalar bu parkta boccia oynuyor...



İstanbullu gezgin kızlar senin şehrinde mutlu pozlar veriyor...




İspanya ve Barselona olunca mevzu, futbolu anmadan geçilmiyor. Ben hiç sevmem bu deli gibi top tepme işini lakin herkes kadar maruz kalırım. Haber spikerliğimden bilirim El Clasico'yu. Burada top kovalayan veletlerden kim bilir kaçı ileride hepimizin adını bildiği bir futbol kralına dönüşecek, zaman gösterir. Burası, şehirde kuyruğu yanık it gibi turlarken denk geldiğimiz bir futbol okulunun sahası.


Böyle böyle geceyi ettik. Canımız pizza çekti. Al Passatore diye bir İtalyan restoranına oturduk.



Pizza,



salata ve 


şarapla günü devirdik. Oh ne de iyi ettik. Sefamız olsun anasını satayım. Ölüm var. Bak, Gaudi bile yok. Hani, var mı? Yok!



Ertesi sabah yüzde yüz şarj olmuş kalktık. Yollara revan olduk.



Yine sokak aralarında bir köşede bir şeyler atıştırıp turlamaya başladık.


Otelin yakınlarında bu arena var ama artık boğa güreşi yapılmıyor. 2011'den beri böyle.



Anam Gaudi'ye âşık mı olduk, ne bok yedik, ayaklarımız bizi yine buraya getirdi. Zaten oteli de yakınında tutmuşum, pıt diye önüne düşüyorsun.


Aaa, bi baktık, turist otobüsü. En sevdiğim. Araç kiralamamışsan, kazık değilse, bu otobüsler şahanedir.



Ay bir de Türkçe koymuşlar mı! Yerim sizi. Kızın okuması bok gibiydi ama olsun. 


Sevgi'ye dedim ki, "Kızım İstanbul'a gidince bu şirketleri bulalım, adamlara yazalım, dünyanın neresinde varsa seslendirmelerini biz yapalım. Böyle rezil diksiyon olur mu?"



Tabii ki bunu yapmadık. :) Belki biliyorsundur, ben seslendirme sanatçısıyım. Sevgi de benim bağlı olduğum şirketin koordinatörü. Yani şaka değil, istesek bu işi bizden iyi yapacak yok. Çok gücüme gidiyor lan Türkçenin kötü konuşulması. 


Bak argo konuşmak demedim. Şimdi lan falan yazdım diye dudak büküyor olabilirsin. Ne söylersen söyle, kuralıyla söyle. Ve aslolan niyetin iyi olsun lan!


Ben öyle süzüm süzüm süzülüp de çalım satan ne cerahat tipler gördüm. Niyet mühim niyet! Burası Park Güell.


Eusebi Güell diye bi abi var o zamanlar. Zengin tamam mı bu. Bizim Gaudi ile güçlü bir ilişki kuruyorlar ve Barselona'ya böyle şahane bir eser bırakıyorlar: Güell Parkı


Güell Pavilyonu, Güell Sarayı, Güell Mahzeni, Colonia Güell Türbesi gibi yapılar, hep o birlikteliğin eserleri. Bu viyadükler, Güell Parkı'ndan. Sanki insan eliyle yapılmamış da doğa öylece oymuş gibi.



1926'dan bu yana ziyarete açık Güell Parkı'na giriş bedava ama içeri girdikten sonra restricted area yazan bölüm için bilet almak zorundasın. Bilet, yetişkinler için 10 Euro, 12 yaşa kadar çocuklar ve 65 yaşından büyükler için ücretsiz. 



Park ve aslında tüm Barselona bu yeşil papağanlarla kaynıyor. Bunlar İstanbul'a da dadandı ve ben onlara bayılıyorum. Caak caak bağırışlarına hastayım. Burayı da inletiyorlar.


Burası Gaudi'nin evi. Parkın içindeki bu evde yaşamış. Ta ki, Sagrada Familia'ya taşınana dek.



Çakayım şurda bi selficik!


Burası La Casa Triada. 


Buralar 1984'ten beri, UNESCO'nun Dünya Mirası listesinde.



Parkta avare avare gezerken bu İranlı santur sanatçısına denk deliyoruz.


Anam ne acayip bir iletişim çağında yaşıyoruz. Pek sevdiğin İran'dan bu sanatçı, aşırı sevdiğim Yunan Evanthia Reboutsika'nın eserini çalıyor. 


Tıklayınız rica ederim.



Ve yine tesadüfe bakınız ki, ben şu an bu yazıyı yazarken yine aynı şarkı çalıyor. Çünkü Ev Bezgini yazılarının neredeyse tümü Evanthia eşliğinde yazılıyor. Çünkü bu kadın benim ruhumu alıp uçuruyor. Benim için şu an hayatta olan müzisyenlerin en kalbime dokunanı o. Dilerim bu İranlı sanatçıya sarıldığım gibi bir gün ona da sarılabilirim.



Güell'den sonra yine turist otobüsümüze atlayıp şehri gezmeye devam ediyoruz. Buralar hep Katalonya biliyorsun. Ne demek Katalonya? İşte İspanya'nın kuzey doğusunda, Akdeniz sahili tarafında, Fransa'ya sınır olan bölge. Barselona, Girona, Lleida, ve Tarragona. İspanya'daki Katalan şehirleri bunlar.


Katalanlar, dünyada en kalabalık olarak İspanya'da yaşıyorlar. 7 buçuk milyon kişi kadarlar. 


Andorra'da 31 bin ve İtalya'da 20 bin kadar Katalan varmış.


Durağın üstündeki mavi plastik yığınının ne olduğunu anladın mı?


Anam, turist milletinin fırlattığı kulaklıklar. Bak bizimki sıkı sıkı kulağımızda duruyor. Hayır yani işimiz bitse de oraya atmayız. Manyak mıyız?


Aaaa, gittik gittik bak nereye geldik?



Camp Nou anacım. Katalanca yeni saha demek. 99 bin 300 kişilik stadyum, Avrupa'nın en büyüğü. La Liga'nın en babayiğitlerinden FC Barcelona, kendi evindeki maçlarını burada oynar. Hey yavrum hey. Buralar meraklısına mabet. Bizimki Kadıköy'de.


Meraklısı için Barça mağazaları...


Ay ne güzel binalar be!



Şu Hard Rock Cafe tişörtlerine verdiğim para var ya! Bende iki çocuk var. Bir kız bir oğlan ve ikisine birer tane almaktan anam ağladı. 


Başladık da bir kere, bırakamıyorum. 


En az yirmi şehirden alınmış ikişerden kırk tane tişörtümüz varsa, çarp 25 Euro ile. 25'i de az söyledim ha!



Neyse! Bak bu Casa Milà. Gaudi bu binayı 1906 ile 1912 arasında yapmış. Daire daire satılması açısından o yıllarda bir ilk.



İnşaat altı yıl sürmüş çünkü belediye binanın tipine bakıp hababam ceza kesmiş, yok o ney, yok bu ney diye işi yokuşa sürmüş. Hâlbuki tatlış Gaudi, bu binayı yaparken deniz, dalgalar ve yosun çağrışımlarını kullanmış. Pek de güzel olmuş, eline sağlık.


Katalan Ulusal Sanat Müzesi



Burası da Katalunya Meydanı



Yeraltına açılan kapakların fotoğraflarını çekmeye bayılırım. İspanya telekomu bu.


Tatlılar şu şekil. Bunlardan yemedim ama badem ezmesi meşhur. Ondan gümlettim.


İspanyolların ünlü giyim markası Desigual'in bir mağazası var Katalunya Meydanı'nda. Valla billa sadece gel bi bakalım girdiğimiz yerden böyle çıktım.



Bu cekete 100 Euro,


üstteki çantaya da 69 Euro verdim.



Ya şırrak diye çıkarıp vermedim. Ne gezer o kadar para? Bi manyaklık geldi bana, Allah büyüktür diyerek kredi kartıma abandım da abandım. Bu da işte tam olarak o manyaklık ânım.


Odamıza uğrayıp akşam yemeği için hazırlanacağız. Oda, ucuz olsun diye penceresiz olandan. Yerin altında. Klostrofobik. Sıkıyorum dişimi. 


Fakat havalandırma gâvur gibi üflüyor. Tuvalet kağıtlarını önüne dizdik ki donmayalım.



Tipic i Catala diye bir Katalonya restoranı bulduk. Daldık içeri. Niyetimiz tapas yemek.


Nedir tapas? Yehh işte meze, atıştırmalık. Bizim mezelerin yanından geçer mi? Yok, tööbe. Ama güzel mi? Güzel.



Dükkânda bizden başka sadece bir masa daha var. Türkiye'de olsa valla billa bu şekilde iflas eder.



Fakat bu ecnebi milletinde bir keyifçilik var. Böyle tek masa da gelse, dünyanın en önemli işiymiş gibi bunlar yiyor, mekân sahibi de aynı ciddiyetle servis yapıyor.



Bize de aynı ihtimam.



İş bitince iki kişi 30 Euro hesap ödüyoruz. Şarap marap da içtik ama mezeler sahiden çok azdı.



Ertesi sabah. Yani üçüncü günümüz. Sevgi, kuruhasan ve kahve ile kahvaltı ediyor.



Benim kahvaltı ile aram yok. Akşam yiyenlerdenim.


Bugün yaya gezeceğiz.


Şehirde bir tuhaflık var ama anlamadık... Polis bazı yolları kesmiş. La n'oliy?


Aaaa, birileri geliyor koşarak.


Haa, meğerse İtfaiyeci Yarışı varmış. 10 kilometrelik bir rotada.


Sadece itfaiyeciler değil 


yaklaşık 15 bin kadar İspanyol koşmuş. Bize denk geldi. Maşallah.


Triomf Kemeri'ne gidiyoruz.


1888'de Barselona'da bir fuar düzenlenmiş. Onun ana giriş kapısı diye bunu yapmışlar.



Sevgi kız, selam olsun o kemerin altında kikirdediğimiz güne!



İnsan o günden bakınca, bugüne dair bir şey bilemiyor. Ne acayip.



Mesela ben bu yazıyı taa ne kadar uzun zaman sonra yazarken düşünüyorum... şu adamın köpürttüğü balonlar kadar gelecekten yani bugünden habersizim. Üstelik her an hiç ummadığım bir yerde patlayabilirim. Hayat!


İşte hep bu iştahla durmadan gezdiğim yıllar o yıllar. Hadi şıpoyler vereyim biraz. 2016'da gittiğimiz Barselona'yı anca şimdi, koronavirüs günlerinde 2020'de yazıyorum. Ne iyi yapmışım di mi, paramın son kuruşuna kadar yollara, uçaklara, otellere saçarak. Hem de en küçük bütçelerle, en ucuz yöntemleri kovalayarak. Hadi git bakayım şimdi gidebiliyor musun? Burası Estación de Francia.


Yani tren istasyonu işte bildiğin.




1848'de ilk açıldığı zaman trenler Fransa'dan gelirmiş, adı da o yüzden öyle olmuş.


Ay bunlar hâlâ koşuyor. Ülen tamam, bütün Barselona ter koktu be!


Hadi kız kaçalım madem, sahile doğru inelim.




Barselona'yı MÖ 200 civarında Romalılar kuşatmış. Sömürge olmuş buralar. Sonra Vizigotlar, sonra Endülüs Emevi Devleti derken en son kontlar gelmiş. Bak bak, balkonlara bak.



Bu kontların zamanında Katalonya ve Aragon birleşmesi ile Barselona çok güçlenmiş.


Öyle ki, Akdeniz'de ticari gemileri ile Cenova ve Venediklilere nanik çekecek duruma gelmişler. Ay balkonlar, oy balkonlar...



He, gelmişler de n'olmuş sanki? Hop diye veba bi sarmış. 14'üncü yüzyılda düzlemiş, geçmiş buraları. Millet nalları na böyle dikmiş.



Aaah Barselona!



Balkon dediysem, bunları demedim :)



Barselona'nın meşhur plajlarına da bi inelim hele.


Gerçekten çok güzel. Ekim ayının olmuş bilmem kaçı, bak millet denize giriyor.


İnsanda, dur ben bi İstanbul'a gideyim de


sonra valla billa bir daha geleyim hevesi uyandırıyor.



Geçmedi o hevesim.



Aynı yere gidip aynı dolma ayaklı cankurtaranın önünde bu fotoğrafı çektireceğim. Evet!


Ve sahildeki El Pasifico'da iki paellayı camış gibi lüpletip



dünya kadar hesap ödeyeceğim. (65 Euro)



Çünkü Sevgi deniz ürünü yemiyor. :)



Evet bak, bi kötü özelliğini bulabildim Sevgi'nin. Çok yemek seçiyor. Yemiyor her şeyi. Oy kurban olurum ben onun kötü özelliğine. Yemezse yemesin. Ben yerim! Heh he...


Barselona'nın öyle pek hırlı bir tarihi yok. 1713-14 arasındaki Barselona Kuşatması'nı her yıl anıyorlar. Burası Fossar de les Moreres. O kuşatmada ölen askerlerin gömüldüğü meydan.



Barselona, ayrılıkçı Katalan hareketinin merkezi.


Barselona Olimpik Limanı, 1992 Olimpiyatları'ndaki su sporları için yapılmış. Meşhur Las Ramblas Caddesi’ne bir kaç km mesafede. 


Olimpik Liman civarında nefis restoranlar, barlar, gece kulüpleri var. 



Arkamızdaki dev balığı görüyor musun? Kısmet o kısmet. :)



Kısmetimize, Olympic Fish Pavilion çıkıyor. Yani Altın Balık heykeli. İşte o olimpiyat zamanında Torontolu Frank Gehry'ye yaptırmışlar. 52 metre uzunluğunda ve güneş vurunca şıkır şıkır yanıyor.



Valla güneş görünce ben de şıkır şıkır oluyorum.



Güneşte şıkırdayan başka bir şey daha var ki görülesi. Gas Natural Fenosa binası. Mare Nostrum Kuleleri de diyorlar. Bildiğin gaz şirketi işte. Mimarları İspanyol Enric Miralles ve İtalyan Benedetta Tagliabue. İtalyan olan kadın ve çok da güzel. Valla böyle binaları sevmem ama buna büyülendim.



Ben esas böyle şeyleri severim. Eski, püskü, hikâyesi olan, küçük, sokak aralarında samimi hayatları yaşatan yerleri yani...



Barselona'da bunlardan çok var. Hah hah hayt, balona bak!


Santa Maria Del Mar Kilisesi bu. Nefis bir yapı. Çok görkemli.


Bak bu da içinden. 1329 – 1389 yılları arasında yapılmış. Çok eski çok.



Barri Gotic diye meşhur bir mahallesi var Barselona'nın.  



Barselona Katedrali de orada.



Katedralin önünde bu beyefendi nefis keman çalıyor. Lakin biraz sinirli.


Tıklayınız rica ederim.


Mest olmuş kemanını dinlerken ay acaba bize de sarar mı ki diye kendi kendimize dalga geçtiğimiz kemancı abimiz,


neyse ki o sırada kızacak başka birilerini buldu. Tıklayınız yine rica ederim.



Akşam için plan, bir Flamenko gösterisi izlemek. Bunun için Palace of Catalan Music'e gidiyoruz.


Biletler çok pahalı. 10 Euroluk bilet var ama onu alırsan, sadece sesi duyabileceğin bir yere oturtuyorlar. 20 Euroluk, eh işte ondan biraz daha iyi. 30 biraz daha, falan filan, falan filan derken... Ulen, bu kadar geldik kıysak paraya en pahalısından mı alsak diye düşüne düşüne düşüne, uzun bilet kuyruğunda bize bi efelik geldi. Bastık 100 Euro'yu. Kaptık iki bileti.



Ya bastık dediysem şimdi hava atıyorum sanma. Yine kredi kartına yüklendik. Barselona'da yediğimiz bu hurmalar sonradan kıçımızı nasıl tırmalayacak ben biliyorum. Sen de az çok tahmin edersin.



Ulen iyi yapmışız be! Binaya bak.



Vay anam, çıktı babayiğitler.



Ben bunların danslarını çok seviyorum ama şarkıları yok mu! Aiiiiyyy aağğiiiy diye bağırıyorlar ya, o benim kafamı tutuyor, Allah affetsin.


Tıklayınız reca ederim. 100 Euro'yu nereye bayılmışız, bakınız fikir verecek.



Flamenkonun kökeni hakkında kuşkular var ama yerli İberik halklar, Berberi-Arap Müslümanlar, İspanya Yahudileri ve çingenelerce ortaya çıktığı kabul görüyor.


Ertesi sabahın ilk işi Casa Battlo'ya gitmek. Ertesi sabah dedim de amma kalmışız Barselona'da. Valla para yetse, işler beklese on gün daha kalır insan. Casa Battlo, yine Gaudi'nin başyapıtlarından biri.


Aslında bu bina varmış. Gaudi bunu 1904'te yeniden tasarlamış. 


İçeri girelim dedik ama bileti evvelden almadığımız için at kafası gibi bir kuyruğa denk geldik. Düşündük n'apalım? Dedik ki, hiç! Oturup önüne uzun uzun binayı seyredelim. Zaten giriş 22 Euro. Bizde de para suyunu çekti.



Zaten benim en bayıldığım iş. Böyle kadim binaların önünde oturmak ve susmak. Düşündüm yine. Mimar olsam, ölçe biçe onu anlamaya çalışırdım.
Caddenin seslerine kulaklarımı tıkadım. Yüz yıl gerideyim şimdi. Yorgun bir tramvay belirdi ardımda. Durdu. Yaşlı bi adam indi içinden. Gaudi bu. İnşaata yürüdü. Ustasıyla konuşmasına kulak kabartıyorum. "Taş olacak onlar taş" diyor. Sütunların üstünden biten mantarları kast ediyor. Pencere kenarında bir taş tavşan daha var. Hepsine hayranlıkla bakıyorum. "Çocukluğumdan bunlar. Köy hayatından" diye anlatmaya devam ediyor. Doğal malzemeye verdiği kıymeti anlatıyor. Birbirine benzeyen mimarlık eserlerinden duyduğu tiksintiyi apaçık dile getiriyor. Hani neredeyse, "Taş kesen, baş kesen, yaş kesen adam olmaz" diyiverecek. Oysa zerrece İspanyolca bilmiyorum. Ama duyuyorum. Gaudi ile uzun uzun hemhâl olup bu faslı kapatıyorum. Hoşça kal ulu mimar.


Barselona'nın bizim İstanbul'daki İstiklal'e denk düşen turistik bir caddesi var:La Rambla. Deniz kıyısından içeri dalıyor. Dümdüz ve upuzun devam ediyor. 



La Rambla'nın deniz tarafındaki girişinde Mirador de Colom yani Colombus Anıtı var. Kristof Kolomb'un Amerika'ya ilk seyahatinin şerefine yapılmış.


La Rambla'nın üst tarafı ise Katalunya Meydanı'na çıkıyor ve yol üstü restoranlarla dolu. 



Bak o ortadaki çadırlar restoranlara ait ve dışarıda oturmak, içeride oturmaya göre daha pahalı.


Sıradan bir restorana girip bunları lüplettik. Hiç de güzel değildi. Restoranın adını da hatırlamıyorum.


Vay itin başkanı! Köpeklerin ustasıyım, samoyedin hastasıyım.



Ve günü bir tekne turu ile bitirmeye karar verip buna biniyoruz.



Sabah güneşi sidikliye, akşam güneşi güzele vurur biliyorsun.


Barselona Limanı'na dev anası gibi yolcu gemileri geliyor. Çünkü adamlar hem denizci, hem turizmci. Turizm, resmen hayat damarı bunlar için.


"Belki gemiyle de geliriz yavruş" dedim. "Neden gelmeyelim ki" dedi.



Neden gitmeyelim ki?


Ah Sevgiciğim ya, ne de güzel çıkmışsın yine...



Limana avm kurmuşlar, e normal. Gemiden ineni hemen buracıkta şiyetmek için. Maremagnum. Biz de giriyoruz.


Barcelona'da akşam oluyor.




Yürüyerek otele dönerken Ciutadella Parkı'na uğruyoruz.



Sırf dönüş yolu 4 kilometre ve Triomf'un altında bu deli kızlara denk gelip onlara sarıyoruz. Kim bilir bütün gün kaç kilometre yürüdük. Rekorumuz Roma'da. 35 bin adım. Yine Sevgi ile.


Ve gitme vakti geldi güzel Barselona...


Aklımız, kalbimiz hep sende. Buna kuşkun olmasın.


Bazı şehirler, böyle olgun bir meyveyi iştahla yersin ya, öyle bir haz bırakıyor damağında ve o tat hiç unutulmuyor. Barselona öyle benim için.



Şuraya küçük bir klipçik koyayım. Tamamı bu geziden.



İşlemleri yaptırıp uçağımıza gidiyoruz.



Pencereden son kez bakıyorum sana... Teşekkür ederim İspanya.



Kuzuuum, sana da çok teşekkür. Benim nefis yol arkadaşım.


Valla şölen gibi oldu be! Bu şehre de bu şarkı yakışır. 
Kral ve kraliçeden geliyor: 
Barselona!

Perşembe, Nisan 09, 2020 tarihinde yazıldı.

5 yorum:

  1. Geziyi senle yapmak lazımmış bende gittim ama bu kadar keyifli olmamıştı 😉👍🏽

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Bi daha gideriz aşkım balım. İsviçre'ye gideriz. 🌻

      Sil
  2. Bende gitmiştim ama sayende görmediğim yerleri gördüm senle gitmek lazımmış kesinlikle çok daha keyifli olurmuş 😍

    YanıtlayınSil