BİSİKLETLE BRATİSLAVA


Bisiklet selesinin popomuzun hatrını sormaya başladığı turda bugün hedef Slovakya'nın başkenti Bratislava...



25 Haziran 2015 Perşembe günü, Viyana'da sabah erkenden uyanıp yola koyulduk.


Şehir de uyanmış, herkes işinin gücünün derdinde... Yollarda.



Yusuf bisikletini monte ederken bir vidayı bismilsiz mi sıkmış ne, sele coşmuş. N'apalım, bi bisikletçi bulduk. Hani o dünki gâvur, esnafın şahanesiydi ya, hah işte bu seferki dümbeleği çıktı. Bir vida ayarı yaptı, 15 Euro para aldı Allahsız. İşine gelirse dedi bir de. Bizim parayla 45 Lira...


O, vida sıkarken ben de dükkânı kurcaladım. Dantelli eldiven buldum. Normal. Kadınlar süslü, etekli falan o kadar çok bisiklete biniyorlar ki, şıklık da bir ihtiyaç olmuş bunlarda.



Pedallara asılıp kendimizi Tuna boyuna attık. Dert, E6 yolunu bulup yani EuroVelo'yu takip ederek Slovakya'nın başkenti Bratislava'ya varmak.


Bisiklet yolunu az biraz takip ettik bir gittik ki, aaaa...



Radveg veegen Baverbeyten. Yani diyor ki, nah sana bisiklet yolu!


Biz de inşaatı atlatmak için ötelerden berilerden dolanıp


bisikletler için kızaklar yapılmış üst geçitlerden tırmanıp


kendimizi yeniden Tuna boyuna atmayı başardık... Hâlbuki şapşik, geçsene en yakın köprüden nehrin karşısına! Acemilik işte.


O sırada yanımızdan şöyle birileri geçti. İlginçti hâliyle...



Bu selfi çubuğunu Haluk verdi. Kiev yazımdan tanırsın. Bu 4. selfi çubuğu hediyesi. İlk üçünü kırdım. "Bunu İncirlik Üssü'nde kullanıyorlar, artık zor kırarsın" dedi verirken ama ben yine de azimliyim. Kesin İstanbul'a dönemeyecek bu sopa...


Şimdi sana, bu yolculuk nasıl başladı, nelere dikkat ettik, ne kadar para harcamayı göze aldık falan filan gibi başlıklarda ayrıntı vereceğim. Fotoğraflara bakarken, hem sürelim, hem de konuşalım... Burası, yoldaki marketlerin biri... Hep marketlerden yedik. Sandviçler, salatalar, meyveler, yoğurtlar. Çünki böyle çok ucuza geliyor. Yani günde 10 Euro falan.


Bisikletli arkadaşlar ya da meraklılar bana soruyorlar: Sedona 345 nasıl? Ben de diyorum ki, Sedona candır, insanı götüren yürektir...


Yani şimdi, 30 dolarlık bi ikinci el bisikletim olsa, bu bayırları çıkamıycak mıyım? Çıkıcam! Bisikleti elime alırım, yine çıkarım...



İnsan gitmek istedikten sonra her yere gider. Sedona 345'e gelince...



Bi kere bi doktor arkadaş, bi Gaziantepli'den aracını satın alacakmış. Sormuş, bu araba nasıldır diye... Antepli de demiş ki: Billa yağ gibi akıye!



Ben de aynını söylüyorum... Vallah billah Sedona yağ gibi gidiye!


Çok acayip di mi? Üsküdar ve Kadıköy'ün iki çocuğu, şu tabelanın önünde ne halt ediyor? Bunun sırrı, kurtlanmakta, duramamakta, kalkmakta ve hep gitmekte...



Ben öyle en azgın bisikletlilerden değilim. Yani İstanbul'da günde 100 km pedal basmıyorum. Ara ara biniyorum.


Yusuf bisiklet konusunda elbette benden bi tık daha aktif. İşte o da okul mokul, fırsat buldukça...



Fakat bu sıradan bisikletlilik hâli bile gitmelere engel değil, tam tersi fişekleyici.


E ben zaten kuyruğu yanık it gibi geziyorum, niye pedal basıp taaa şurdan şuraya gitmeyeyim diye hayal kurduğumda kendimi dakka bekletmeyip biletlerimi aldıydım. 2014'ün sonlarında.



Yusuf'un uçuş sponsoru da benim. O kadar olur. O daha öğrenci ve üstelik evlatçım, 10-15 km hızla giden Banu ablasının bir kere bile önüne geçmedi... Pıtı pıtı beni takip etti...


Avusturya'dan Slovakya'ya doğru giderken, daha önce ve bundan sonra da sıkça gördüğümüz şu İsalı Meryemli şeylere denk geldik. Akıl yürüttük bunlar nedir diye... Ben dedim ki, bu mısır tarlası babasından miras kalan Avusturyalı çiftçinin, babasının ruhuna fatiha okuyalım diye yaptırdığı şey işte... Yani neyse o...



Viyana-Bratislava arasında E6, tren yoluna paralel akıyor ve tabii şahane görüntüler çekebiliyor insan...


Bak şimdi sana göstereyim, EuroVelo ne? E6 ne? EuroVelo, bütün Avrupa'yı dolaşan bisiklet yollarının hepsi. 1-2-3-4-5-... diye rotaları var. Yukarıdan pembe olanı bul. İşte o E6. Fransa'da Adriyatik kıyılarında başlar, Romanya'da (Karadeniz'e dökülür diyecektim) biter.



Hah işte ben bu pembe E6'nın Viyana-Belgrad arasını seçtim. Niye burası dersen, Allah canımı alsın ki bak hatırlamıyorum... İyi oldu ama.

Donauragweg

Şimdi bu bisiklet yolunun çok şahane özellikleri var. Bir kere eğim katiyen yüzde 6'dan fazla olamaz. Benim gibi rampadan nefret edenler için şahane. Mis...




Ayrıca çoğu yerde, ana yoldan ayrı, yani bildiğin bisiklet yolundan gidiyorsun...




Ay yolların etrafı şahane. Müthiş seyranlı yerlerden geçiyorsun.


Diyelim bi yerde ayrı bisiklet yolu yapmamışlar ama EuroVelo'yu bölmemek için karayolu ile entegre etmişler. O zaman ne oluyor?


Hah! Adamlar onu da düşünmüş. Demiş ki, bisikletlileri kollamak için istatistik tutalım. Ba ba ba... İşsizlere bak!


Günde ortalama 1000 tane araç geçen yolları tespit edelim, bisikletlileri bu rotadan götürelim...


Yaa şimdi Türkiye'de eşek yerine konan bisikletliye bu kadar incelik gösterilen ecnebi memleketlerde biz ağzımızı faraş gibi açıp şaşırmayalım da kim şaşırsın?


Bak, bir yanı mısır, diğer yanı buğday tarlası ile çevrili şu bisiklet yolunda sürmeyi kim istemez? Tıkla... İşte bunlar hep EuroVelo...



Ve derkeen efendimin ağası, 84 kilometrelik sürüşün sonunda Slovakya topraklarında, Bratislava'dayız...


Stravacım benim için piti piti not tutuyor maşallah...

Sedona 345

Eski kentin girişindeki meydan burası... Mavi kızımın bi artistik fotosunu çekeyim...




Oğluşumu da...



Ve hostelimizi aramaya koyulalım...



Bu seyahatte, konaklamaları evvelce rezerve etmedik. Niye? Vararız/varamayız, belli mi olur? Şehrin içine girince internet bulduğumuz ilk kafede bi şeyler içip oracıkta Booking.com'dan hostel bulmayı tercih ettim. Buyur, geceliği 10 Euro'ya Patio Hostel. Hem de şehrin göbeciğinde...




Şehrin göbeciği demişken sana Cumil'i göstereyim...


Cumil

Cumil, Bratislava'nın en çok fotoğraflanan şeyi... 1989'da sosyalist rejimden çıkan Slovakya'yı renklendirmek için yapılan heykellerden biri. 1993'ten sonra ikiye bölünen Çekoslovakya'nın Slovakya tarafında kalan Cumil, sanatçısına göre aslında bir anlam taşımıyor. Sadece estetik amaçlı. Ama üzerine çokça hikâye yazılmış, anlam katılmış. Valla bence andropozda bir kanalizasyon işçisi bu Cumil. Dinlenmek için biraz kafasını uzatıp kaldığı bu yerde kadınların etek altını dikizliyor. Oh bence de çok iyi yapıyor.



6 kişilik bir hostel odasında ilk kez uyudum. Fakat şansıma sadece ikimizdik. Sabah olunca da fişek gibi dinlenmiş hâlde kendimizi yeniden yollara attık. Banyo da diğer odalarla ortak ve tabii ki hap kadar. Fark etmez. Derdim temiz yerde uyumak, az para vermek, tekrar yola revan olmak.


Tesco marketten kahvaltılık bir şeyler aldık. Meydandaki parkta yedik.


1 litre kefiri içtim, devirdim. İstanbul'da katiyen yapmadığım bir şey bu. Kefir ne? Iyyy, yaratıklar mayalanıp böyle büyüyor, ayyy...


Bu videoda sana sokak kahvaltımıza eşlik eden meydan saatinin şölenini göstereyim istiyorum...



Enfes bir pazarı var Bratislava'nın ve sanırım her gün açık.


Biz gidiyoruz Bratislavacım... Çok güzelsin. Seni sevdik... Bugün yolumuz Macaristan'a doğru. Györ diye bir yere gitmeye çalışacağız... Hadi bismillah...


Bu satırları yazıp çizerken arkadan Beirut, Bratislava şarkısını söylüyordu...



Cuma, Kasım 13, 2015 tarihinde yazıldı.

1 yorum:

  1. http://www.2eylul.com.tr/orjinali-gulumsuyor-bizdeki-neden-gulmuyor-makale,3774.html

    https://www.youtube.com/watch?v=XfR9iY5y94s

    Bu şarkı çıktığı zamanlarda, henüz bu şehri terk etmemiştim.
    Atatürk dışında heykel pek heykel yoktu o zamanlar.
    Avuçlarını gökyüzüne kaldırmış bir Yunus Emre heykeli,
    kim olduğu bilinemeyen vandallarca elleri kırıldıktan sonra,
    yazları kurak ve tozlu,
    kışları soğuk ve çamurlu şehir,
    eski rektörün başkan seçilmesine kadar,
    iki büyük vilayet arasında unutulmuş bir şehir olarak kaldı.

    Ne zaman ki bir yurtsever yetkiyi eline geçirdi,
    tozdan çamurdan kurtulan orta Avrupa tadında bir kente dönüştü.

    "Neresi sıla bize, neresi gurbet" şarkısı benim için o zamanlar yeni başlamıştı.
    Hala bitmedi...

    YanıtlayınSil