BİSİKLETLE ESTERGON


Avrupa'da bisikletle fink attığımız turun 5. gününde popo ve bacaklarımız artık alarm veriyor. Allah'ın bildiğini senden saklayacak değilim a!


Dün geldiğimiz Györ'de uygulama otelinde kaldık. Turizm okulunun oteli. Kapıdaki dayı tam bir hödük. Macarları bu kadar sevmesem, topu hakkındaki fikrimi bozacak kadar hırt... 


Niye bu kadar kızdın dersen, ayol bisikleti otel binasının ön kapısından sokmuşuz, arka yerine. Ulan bu kadar hâllenmeye ne gerek var? 27 Haziran sabahı bastık çıktık. Kahvaltıyı yolda edeceğiz. Bu bakkalı bulduk.


Györ'ün dışında buralar. Otobana paralel giden E6'ya çıkmaya çalışıyoruz ama billa kıçımız çatladı. Evvelce de dedim ya, bizi en çok zorlayan şey, sabahları EuroVelo'ya bağlanmak oldu diye... 


Bakkal abla tek kelime İngilizce bilmiyor. Bizim tek kelime Macarca bir şey diyemediğimiz gibi. Fakat bir kadın bu kadar mı anne olsun, cömert olsun, eli lezzetli olsun! Bize sandviçler yaptı. Yetmedi bi de giderken hediye çörekler paketleyip peşimize kattı. Kız, dükkânına yıldız yağsın, kalbi güzelim... 


Kahvaltıdan sonra bastık gidiyoruz ama ben hakikaten artık dağılmak üzereyim. Kıçım başım çok acıyor. Günde 100 kilometreye yakın bisiklete binmek aaaa, deli miyim neyim, beni zorluyor... Fırsat buldukça devriliyorum çayıra çimene... 


Györ'den, evvela Komarom diye bir yere gidiyoruz. Niyetim, 45 kilometrelik bu yol sonrası Yusuf'u ayartıp kalan 50 kilometreyi trenle falan geçmek... 


Yollarda bunlardan o kadar çok var ki. Otomobille giderken hiç farkına varmadan nelerin canına kıyıyoruz. 


Uçsuz bucaksız tarlaların böğründen akıp Avrupa'nın ortasından doğusuna pedal bastığımız o gün,


artık canıma nasıl tak dediyse "Yusuf duur!" diye bağırdım... 


Canıma dediğime bakma, tamamen 'popoma tak dedi'ye getiriyorum lafı... 


Yedek iç lastiği çıkarıp seleme sardım. Hafif pompaladım... Ohhh bebeyim, bu enfes bi akıl... 


Öyle böyle, ah oh ede ede Komarom'a geldik... 


Bana kalırsa bugünlük 42 kilometre yeterdi... Tabii, Estergon trenini kaçırmasaydık... 


Hâl böyle olunca, popomuzda derin sızılarla kara tren türküleri söyleye söyleye yeniden pedallara asıldık. 


Avrupa'nın ortasında ne var diye sorsalar tereddütsüz mısır tarlası derim...


Ve bir de tevazu sahibi kasabalar, köyler ve şahane evler... 


Ve uçsuz bucaksız raylarda, kim bilir kimlerin evlerine hayallerini taşıyan upuzun vagonlar... 


E6, EuroVelo'nun en havalı yollarından biri. En çok tercih edilenlerden... En bayındır, en eli yüzü düzgün...


EuroVelo'da bunun gibi 15 ayrı rota var. E6, 4 bin 448 kilometre. Atlantik kıyısında Fransa'daki başlangıç noktası Nantes. Karadeniz'de Romanya'daki bitiş noktası ise Constanta... 


Estergon'a yaklaştığımız saatlerde yağmura yakalandık. Suratımdan da anlayacağın üzere vefat etmek üzereyim. O Komarom'dan sonrasını sürmeyecektik bak bugün biz... 


Ama sürdük ve işte Estergon'dayız... 


Yaklaşık 100 km pedal bastık bugün. Benim için büyük marifet...

 

Strava kaydının ilk etabını Komarom'da durdurmuştum. Trene binecektik ya... Kaçırmasaydık!


Bu da varış videomuz... 


Burası Estergon'daki sokak hamburgercisinin önü. Arkada gördüğün Estergon Katedrali. Macaristan'ın en büyük kilisesi bu. Ve en güzel hamburger de burada. Billahi bak.




Hamburgercinin tam karşısındaki Alabardos pansiyonda kaldık.


Yusufcuğumla, böyle karşılıklı, yattığımız yeri bilmeden devrilip uyuyoruz. O, genelde benden sonra uyuyor. Çünki ortak alanlara çıkıp, internete bağlanıp fiti fiti sevgilisi Zeynep'e yazıyor.


Aşk güzel şey kardeşim. Ya sen birini seviyorsun ya da biri seni... Her ikisinde de dert büyük. Hadi, karşılıklı birbirinizi sevdiniz diyelim. Ulan dert yine bitmiyor. Böyle böyle, ben aşktan istifa(de) edeli çok oldu...


Estergon'da sabah olunca n'apçan? 


Tabii ki Estergon Kalesi'ne ve Katedrali'ne çıkıcan...


Katedralin ön kapısında var bir flütçü. 
Flütçünün ismi Viktor...


Viktor ile şarkı söyliycen... Kaçarın yok. Her milletin türküsünü çalıp oynatıyor adamı... 


Viktor'dan az öteye bir gittik ki abooo... 


Estergon Kalesi'nin öyle bir manzarası var ki, akıllara ziyan. İşte ondan ötürü ağzı açık şebelek gibi kaldık.


Bir selfi çekelim dedik. Telefon nereden komut aldıysa, videoya geçmiş. E iyi de olmuş.


Tam burada Barış Manço söylesin: Estergon Kalesi...  


Macaristan'a daha önce geldiğimde, Estergon'u, kalesini, katedralini görmediğim için pişman oluyorum.

 
Dışı ayrı, içi ayrı be karşim. 


Çıkınca bakıyorum ki, Viktor elinde flüt, mavi gözlerini heyecanla kırpıştırarak yine bizi beklemiyor mu! Hadi bi maymunluk daha!

Çünki biliyorum ki gezmek bu dünyanın en anlamlı işi... Kendine iltica etmenin, anlamanın, hikmetine ermenin en bilge yolu... 


Ben bunu anlayalı çok oldu. Belki tam anlatamıyorum. Bilmiyorum. Ancak, bu satırları okuyan sana azıcık sirayet ettirebiliyorsam, tamamdır.


Reboutsika'nın tren istasyonu Estergon'a yaraştı. Çaldıkça yazdım, yazdıkça çaldım...





Çarşamba, Kasım 25, 2015 tarihinde yazıldı.

2 yorum:

  1. Hani insan bazı şarkılarda sevilen için "Gitme kal" gibi şeyler söylenir ya. Sen git. Gitmen de güzel, dönmen de... Gezmelere doyama.

    YanıtlayınSil
  2. ilgiyle izliyorum ve okuyorum,estergon da ike kőprúún ústúnden slovakya ya gecip , nehir kenarin daki bar cafelerden birine oturup suyun melodik akisini estergonun heybetini izlemek bambaska bir keyif

    YanıtlayınSil