BEŞ PARASIZ BODRUM


Geze geze cepte metelik kalmadı ben yine de kurtlanmış gibi yollardayım. Sıra Bodrum'da... 


Mayısın 16'sı... Pegasus ile uçuyorum yine. O olmasa vallahi işimiz zor. 


Belediyenin tıpkı Havaş gibi Bodrum Otogarı'na giden bir servisi var. 15 Lira. Atladım hemen...  


Hop Gümbet'teyim. Zetaş Kamping burası. Karavanda arkadaşım Murat ve karısı Müjde kalıyor. Bana da çadır kurmuşlar, hazır. Sağ olsunlar.


Kör saatte geldim ya, herkes uykuda. Devrildim ben de hamağa... 


Acıkınca da kalkıp sahile indim, kahvaltı ettim. Azıcık param var, idareli gitmeliyim. 




Sonra geldim çadırıma yerleşmeye. Diyeceksin ki niye çadır? Biz aslında Resul ile bir arkadaşımızın Gündoğan'daki çok sevdiğim annesine gidecektik fakat o arkadaşımız bir hâllendi, bir dellendi. Biz de hadde len dedik. Önden ben geldim. Resul yarınki uçakla gelecek. 



İşte madem Gündoğan'a gidemedik, e benim de gez gez paralarım azaldı; Murat ile karısının bu kampingde yaz boyu takıldığını biliyorum. Bi sorayım dedim. Çadırın hazır atla gel dedi, sağ olsun. Günlük 15 Lira burası. Bu, Muratların köpeği Ice. Yerim.  



Bu da kedileri... 



Derken Murat ile Müjde uyandı. Müzisyen bu arkadaşlarım. Murat, Coşkun Aral'ın Haberci belgeselinin müziğini yaptı yıllarca. Bitmedi, çok güzel etnik albümler çıkardı. İngiltere'de bile bizdekinden daha çok tanınıyor çocuk. 




Bu Zetaş Kamping, Zengin Hüseyin diye bi amcanın. Gümbet gibi yerde deniz kıyısında kalmış tek yeşil alan. Bunlar da Hüseyin Abi'nin adamları. Geldiler ağaç budamaya... 




Ulan öyle mi budanır demeye kalmadan güzelim dalları, yeni fidanları hep kesip attılar. Herslendim tabii. Murat da bana kızdı, sen gidicen, biz kalıcaz bunlarla dedi. 




Sonra kalktım bağ bahçe temizlemeye. Bayılırım tırmıkla toprak düzeltmeye... 



Öğleden sonra Murat, "Hadi tekneye" dedi, topladı bizi, doğru marinaya... 




Yaz aylarında bu kampta çalışan Kadir'i de alıp yola koyulduk. 




Bu, Murat'ın yeni aldığı küçük yelkenli. 



Merhaba hayat!
Seni seviyoruz...




Murat dümenine geçti, yelkenleri açtı... 



Motor sesi olmadan, rüzgâr gücüyle yol almak müthiş bir şey. 


Gün mesaisine bilenip devrilmeye koyulduğu dakikalarda 



çok karanlığa kalmadan geri döndük.



Murat teknede henüz acemi ama gözü kara. 




Acemilik zaten gözü karalıkla atlatılır. Bine bine, çıka çıka, süre süre öğrenirsin böyle şeyleri... 



Tam limana girerken hoop bi şeye takıldı tekne. Altında salması var ya, karaya oturdu sandık evvela... 



Bas marşa bas marşa yok, katiyen yerinden kıpırdamadı. Bu liman görevlisi yardıma geldi. 


Bizi sandala alıp iskeleye çıkardı ve anlaşıldı ki, limanın girişine adeta tuzak gibi bir ip bağlamışlar. Limandan çıkarken olmayan ipe girerken takıldık ve pervane düştü. 




Hava kararana dek uğraştık. Ben bu işten hiç hoşlanmadım. Babam ve kardeşim denizci olduğu için az çok anlarım. Resmen tuzak kuran marinacıların Murat'tan ne istediğini tahmin etmeye çalıştım. Yeterince bahşiş atmıyor bence. 




Öyleşmiş zaten. Tekneyi aldığı adam yıllık marina parasını ödemiş. El değiştirince bir daha Murat'tan istemişler. O da vermemiş. E işte acemiysen de başına bunlar geliyor. Kimin borusu kalınsa o öttürür bu memlekette. 


Marinadan çıkınca Müjde bu kulübeyi gösterdi. Esaret altında köpekler var burada dedi. Dayanamadım, çıktım baktım. 




Hay Allah sizi kör etmesin e mi, bebekli bi anne köpeği dapdaracık kafese kilitlemişler. Ay ben senin gözünün bakışına ölürüm annem. Çok dertlendim. 




Ay öf ne gün be! Pervaneyi düşürdük, köpeciklere üzüldük. 



Bari sofrada kendimize gelelim... Benim çatalıma bak. Kıpkırmızı ruj yine. Şimdi sana bi şey anlatayım. Gece Bodrumlu hayvanseverlerden birini buldum. Geldi beni aldı. Gecenin karanlığında iki hatun gittik, köpeklerin kulübesine tırmandık. Kapısını da bi güzel açtık, anneyi azat ettik. Oh ne de iyi yaptık. 




Gece yattık, sabah kalktık ki, aa Resul gelmiş. 


Benim yanıma o da çadırını kurdu. 


Bana da tultanlı yazı şiyetmiş...



Faslar, çöller takla attırdım ya ben geçen ay... 



Hah o bakımdan. Resul'ün böyle şeylere üşenmemesine bayılıyorum. Deli. 


Kampın güzel çocuğu Cesur ile oynadık falan... 



Cesur tatlı yaa... Yediğimin çocuğu... 



Neyse denize indik. Gümbet, Bodrum'un en kıro yeri. Billa. Apaçi yatağı. N'apcan, geldik bi kere... Bak göstereyim. 


İşte bunun gibi şeyler şeyler ve o zaman dans! 


Ben selfi video çekerken, Resul de beni çekmiş. 




Bate'yi izlemek üzere yola çıkıyoruz işte. Burası kampın önü. Ağlıyor, bok götürüyor. 



Ama sokağın adı böyle. Kampın sahibinin ismi... Dayı, senin adamlar ağaçları kökünden kanata kanata kesti, koş gel hele bi bak bak... 



Bindik minibüse, 


gidiyoruz... 



Gümbet-Bodrum arası iki dakkacık zaten. Resul'ün tipe bak! Ah haay. 


Geldik bile. Marina'nın ora bura... 



Bak sana Bodrum'un orta yerindeki süngerci heykelini göstereyim. Süngerci ama öyle anonim değil. Aksona'nın yani son süngerci Mehmet Baş'ın heykeli bu. 


Gidince göreceksin. Bakırdan Neyzen de aynı sahilde usulca üfler. Durmadan üfler. Bi selam çak, geç. 


Marinanın ordan barlara doğru yürümeye başladık. 


Bu şezlonglar da beleş. Oh gel buraya yerleş. Öyle bi fakirledim ki bu ay, her bedava şey dikkatimi çekiyor. Zaten fakirlemesem gelir de o çadırda kalır mıydım?


O kadar gezersen, tabii paran biter, kır kıçını otur dediğini duyuyorum. Ben de sana diyorum ki, haset etme! Parayla herkes gezer. Parasız gezmek marifet. 


Kaç paraya bu şiiri okursun mesela? 


Gecede bilmem kaç lira para yiyenle, bana aynı biçimde göz kırpmıyor mu Bodrum? 


Allah büyük! Bugün paramız bittiyse yarın gelir. 


Derken Mesut geldi. Mesut benim Bodrum'daki pek ve fena yakışıklı arkadaşım. Turgut Reis'te yaşıyor. Bırakmış İstanbul'u falan, işi gücü, evi, köpeği burada.


Beraber Bate'yi izliyoruz. Bate bana can çocuk. Bodrum benim için biraz da onunla Bodrum. 


Ertesi sabah bi uyandık ki, anam anam benim hesabıma bir sürü dublaj parası yatmış. Vuhuuu, dedim Resul kalk kalk kalk... 


Siesta Beach diye bi otel var Gümbet'te. Bence en şahane otel burası. 


Zira apaçilerin olduğu yerlere en uzakta. Derhal oraya kaçtık. 


Para geldi ya, oh be, biz de kendimize geldik. 



Güneşe yayıldık...



Havuza bayıldık... 


Tıkındık da tıkındık... 
Para gelene kadar BİM'den alıp yediydik Allah seni inandırsın. 



Bak burası Siesta'nın önü. Bodrum'da ucuz, güzel tatil ararsan, kalk git. Ama katiyen Gümbet'in başka yerine gitme. Ay patırtıdan duramazsın. Burası öyle değil. 



Sessiz, sakin, güzel... 


 Havuzu da fıstık gibi. Daha ne istiyorsun?


Akşamın kapıyı tıklatmaya kalkıştığı vakitlerde



 yeniden Bodrum'a doğru kalkıştık... Para geldi ya. 


Giderken salıncağa bindim. Şarkılar söyledim. 


İşte en üstteki fotoğrafta gördüğün fıstıkçı amca da şarkı söylerken bana eşlik edenlerden. 



Şarkının hasını birazdan Bate söyleyecek. 



 Dün gece doymadım şarkılarına. 


Para yemenin çileklisi... 


Ve buyur, kırmızı rujlu Ev Bezgini rakısını paylaşalım... 
Biliyor musun, az az yaşıyorsun içimde... 
Oysaki seninle güzel olmak var.
Örneğin rakı içiyoruz,
İçimize bir karanfil düşüyor gibi...


Şair olmak kolayca iş değil; içine karanfil düşürmek misal... Ve ben biliyorum ev bezgini olmak da... Sırtında çanta her daim yollara düşmek. Ama hep düşmek. Tıpkı Edip Cansever'in karanfili gibi... 


Teşekkürler hayat... 
5 parasız çıktığım Bodrum yollarında beni koruduğun, kolladığın, hep güzel baktığın için.

 

Sen güzelsen, hayat da güzel... 





Pazar, Eylül 13, 2015 tarihinde yazıldı.

3 yorum:

  1. Cok guzel ya , ilham aldım en kısa zamanda deneyecegim :)

    YanıtlayınSil
  2. İnsanın ömrüne ömür katarsın be güzel kadın! Yaşa ve yaşat... Muah! :)

    YanıtlayınSil