SAHARA MUCİZESİ


Fas seyahatimin en heyecanlı kısmına katılır mısın? Peki mi? O hâlde gel, çöle gidiyoruz... 


Marakeş'ten Cezayir sınırına kadar 10 saatlik maceralı otomobil yolculuğunun ardından şükür Sahara'dayız...


Bak, kumulların uydudan görünüşü böyle. Merzouga'ya geldik. Çöldeki kara minik lekeler çadır. Biz tam kıyısındaki otelde kaldık. Bir daha gidince o çadırda kalacağım. Onlar otele göre biraz daha pahalı.


Buradaki kumulların kenarına geniş aralıklarla oteller yapmışlar. Bildiğin deniz kıyısında otel gibi bir şey bu. Biz Hotel Ksar Merzouga'da kalıyoruz. 


Gece karanlıkta girdik otele. Etrafı göremedik. Sabah bu deve kervanının kumdaki pof pof ayak sesleri ile uyandım. Ayyy... 


Ve çıt çıkarmadan sabahın sesini kaydettim ki, sana gösterebileyim... 


Fazla oyalanmadan kalktık, kahvaltıya koştuk. Zira çölde tek gün geçirebileceğiz. Kumları yiyesim var. 


O masaya bu sofrayı kurup, heyecanla lüplettik. Acelemiz var. Çöle dalmak gerek.  


Tabii ki hemen yaptık bunu. Çok meraklıyız ve burası bugüne dek gördüğümüz hiçbir yere benzemiyor. Çölün asıl sahiplerinin izlerine bak. 


Kimin ola ki bu izler diye düşünürken oradan biri tıkır tıkır geldi. 


Kum tepeleri üzerindeki rüzgâr dalgaları davetkâr. Nesrin tırstı. Otel bahçesinde çaya, sigaraya gömdü kendini. Esin ile ikimiz daldık. 


Çöl görevlilerine kafamızı sardırdık. 
Ya hu, çöl görevlisi diye bir şey olur mu? Ben uyduruyorum. Bildiğin Berberi deve çobanı... 


Ağıldan çayıra salınmış buzağı gibi çölün ortasında koştum da durdum. 


Kumla hasbihâl eyledim. Akışkanlığına, kokuşkanlığına, rengine baktım. Tanıştım yani... 


Gün yavaş yavaş diklenmeye, kumları kızartmaya başlayınca çıktık. Nesrin en yakındaki kasabaya gidip kafa sarma bezi almak istedi. Onu götüreceğim. 


En yakın kasaba dediğime bakma. Git-gel 100 kilometrenin üstünde yolu var. Burası Erfoud... 


Madem geldik, didikleyelim... 


Turist milletine her şey çok cazip... Çölün ortasında unutulmuş, kahrından kurumuş Erfoud bize bi acayip geldi ki, sorma... 


Sokakları dar, demirleri süslü. Her yerde olduğu gibi... 


Bak sana bunu tercüme edeyim. Pimapenci Aziz'in dükkânı bu. Sineklik, panjur, stor, duşakabin yazıyor. 


Tamamen salladım. Ne bileyim ben ne yazıyor... Erfoud ile bizim otel arasında hakikaten neolitik çağdan kalmış gibi köyler var. 


Daldık birine... 


Duvarlar kerpiç... 


Yollar kavruk... 


Çocuklar fakir ve katiyen fotoğraf çektirmiyorlar.




Fas'ta kimse fotoğraf çektirmiyor ama bunlar çocuk ve köyün köyünün köyündeyiz ya, üzerine gidiyorum meselenin... Şimdi sana iki video izleticem. İyi bi bak onlara... 



Köydeki ortam bu. Hem çok meraklılar, hem çekingenler, hem de para istiyorlar... Lakin fotoğraftan kaçıyorlar. İknaya çalışıyorum... 



Nihayet amacıma ulaşıyorum. Otellere giden yol üzerinde kurulu bir köy olduğu için, turistlerin meraklı ziyaretlerine alışıklar sanırım. Fakat eminim bizim kadar içlerine giren azdır. Ecnebi milleti bizim kadar sokulmaz. Onlarda her şey kitabına göre. Bizde ise kalbî, hissî...  


Neolitik ve adını bilmediğim köyden ayrılıp yeniden otele doğru gaza bastık. Atlas taşlarından satan bir yere denk geldik.

 
İndik. Bir sürü çoluk çombalak var. Yine fotoğraf çektirmiyorlar. Ben de telefonumu verip çocukların beni çekmesini sağlıyorum. 


Sıfır makyaj, soluk ve yorgun benizle bissürü fotoğraf çektiriyorum... 


... ki onları ikna edebileyim. Oh nihayet bu selfiyi de çekmeyi başardım. Ne zor işmiş ya hu... 


Haydi yeniden otele... 


Ortalıkta selbes selbes gezen deve sürüleri var. 


Burası otellere sapan yolun başı. Arkadaki kumullara iyi bak. İstersen tıkla büyüsün...


Bizim otele doğru giderken ileride bu kaleyi gördük, saptık ona doğru... 


Anam kale male değil o da bildiğin otelmiş. Fakat yüksekte diye manzarası var. Çöl manzaralı otel... 


Çektirdik bir fotoğraf... 


"Esin bi de beni tek çek..."


Sonra fırladık, otele koştuk. Burada saatin dakkası bi milyon... Çok kıymetli. 


Yani zaman çok az. Bu develere binip çölün içine dalmak gerek... 


İstanbul'dan getirdiğim çul çaput ne varsa kendime çakma çöl kostümü yaptım. 


Rehberler ve develer hazır...


Biz Ali ile gidiyoruz... Esin ile ikimiz. 


Bu benim devem. İsmi Bob Marley... 


Esin'inki Şakira... Esin, kendisi de Şakira'ya benzer. Deve olana değil canıım. Tunus'ta esnaf hep Şakira diye çağırmıştı onu. 


Bu video, deve üzerindeki ilk anlardan... Ya bismillah... 


Ve işte Ali'nin, na burdan öteye yürüyerek gidicez dediği yere geldik. 


Deli sütü taşırmış gibi hemen tepeye koşmadık. Oturduk oracığa. İki Türk kadın, iki deve ve bir Berberi çoban, çölün ortasındayız. 


Ali baktı ki biz çok oturuyoruz, çölü dinliyoruz... 


Kalktı namaza durdu. Ben bu kareler karşısında kalbimi sıkı sıkı tuttum ki çöle düşüp zıplamasın... 


Kumuldu, zirveydi, namazdı, deve bokuydu derken... 


Başka bir kervan geldi, bize yetişti. Kalabalık olduk. Bu iyi bir şey mi düşünmüyorum. Kötü mü, hele bunu hiiç aklıma bile getirmiyorum. 


Bu oğlan, Esin'in yolda düşürdüğü güneş gözlüğünü getiriyor. Nasıl bi helal paraysa artık... 


Kumulların, deve ile bile çıkılamayacak kadar dik ve yüksek yerlerine çıkıyoruz.  


Burada rüzgâr sert. Estikçe, çukurdaki yerlerin içine girip kumlara çarpan yel, tenekeye vuruyormuş gibi ses çıkarıyor. Buna çok şaşırıyorum. Trakyalılar'ın Semadirek inleyi sözü geliyor aklıma. Ekşisözlük'ten bu başlığa bakabilirsin... 


Sonra çantamdan hop diye bu kara çarşafı çıkarıyorum. Ali şaşırıyor... Rüzgârsa sertleşiyor. Fatih Çarşamba'dan 60 Liraya aldım ben bunu. Taa buraya kadar taşıdım. Sırf bu fotoğraflar için... 


Ali'yi çekeleyip bu pozları verdiriyorum. Gülüyor şapşik. Kafasına çat çat vuruyorum, gülme lan diye... 



Fakat kardeşim bu Tuareglik ne zor bir mevzu imiş. Kumdan gözümü açamıyorum. Çarşafım yelken olup uçuracak beni neredeyse... 



Esin kumulun tepesinden peygamber vitesine takıp kendini aşağı salıyor... 


Lan ben daha fotoğraf çekinicektim ama... 



Çöküyorum derhal oraya... Dua içinde dua ediyorum. Diyorum ki, "Allahım, sen bizi, senden sadece seyahatler dilediğimiz duaların dışında ellerimizi gökyüzüne açmaya muhtaç kılma" diye... 



Ve sonra da deriiin derin şükrediyorum... 
Burada olduğum, bu ânı yaşadığım, sağlıkla nefes aldığım için... 


Sonra yeniden Bob ve Şakira'ya binip


tabii ki şarkılar söylüyoruz... 


Sevinç çığlıkları atıyoruz: 
Lan iyi ki bunu da yaptık, iyi ki iyi ki iyi ki iyi ki ki ki ki ki... 



Otele dönünce Mohamed ile tanışıyoruz... Aslen Faslı. Belçika'dan motoru ile gelmiş. Onlar da bizim gibi 3 arkadaş... 


Gece, kıçından uydurduğu Türkçeye benzer kelimelerle konuşup bizi gülmekten çatlatıyor. 


Apaçık da kur yapıyor serseri. Yolun açık olsun "man of adventure" 
Anca gidersin... 


Ve çöle akşam iniyor... Sağlam bi uyku ile yeniden yola çıkıp 7 saat kadar sürdükten sonra Fes'e ulaşmayı planlıyoruz. Ve Allah seni inandırsın, yine internet bağlantısında sorun var diye, 400 lira civarındaki otel parasını nakit ödemek zorunda kalıyorum. Fas otellerinde, kredi kartına güvenmeyip, yeterli miktarda nakit para ile konaklamaya dikkat etmeli... 


Kısa bir çöl videosu toparladım sana. Adım Hıdır, elimden gelen budur... 




Hoşçakal Merzouga... Hoşçakal Sahara... 

Fes'te buluşmak üzere. 







Çarşamba, Temmuz 15, 2015 tarihinde yazıldı.

2 yorum:

  1. Adın ne Hıdır ne de elinden gelen budur. Ben çok iyi biliyorum ki şahane işler başaracaksın. Ki zaten yapacaksın da hani bunu bildiğimi bilmen için söylüyorum. 3-5 beden büyüksün aslında TR'ye. Dünya insanı kimdir deseler, aha derim, seni gösteririm. Ben mabadimi kaldıramayacağım bir süre. Öncelik meselesi işte biraz da... Hâlbuki bir gezmeye başlasam ben de tam bir arsız olacağım ama o kadar para yok ki bende :P

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Parayla herkes gezer tatlım. 14 günlük Orta Avrupa bisiklet turumda günlük masrafım konaklama ve beslenme dahil 15 Euro civarındaydı desem inanır mısın?

      Sil