MARAKEŞ'TEN ÇÖLE




Fas'ta macera asıl şimdi başlıyor. Yıllardır hayalini kurduğum Sahara Çölü'ne gidiyorum... 


Mavi rotayı takip edeceğiz. Marakeş'te yol ile ilgili bilgi almak istediğimiz adamların hepsi gözünü belertip baktı, o kadar uzun yola 3 hatun nasıl gidecekmişiz? 


Yolu kafamda iki ana etaba böldüm. Evvela şu karşıdaki Atlas Dağı aşılacak. Ouarzazate'a inilecek. Onu warzazat diye oku. Burası kısa ama zor. 


Sonra da upuzun ve tenha çöl yollarından dosdoğru gidilecek. Yolun bu kısmında seyrekçe yerleşim yerleri var. 


Marakeş'ten koptuk, gidiyoruz. Yeşil bitki örtüsü hâlâ var ve toprak epeyce kızardı. 


Bu kırmızı topraktan yaptıkları evler, neolitik köyler gibi. Hem araba sürüyorum, hem fotoğraf çekiyorum, hem ehliyetim yok, hem elin memleketindeyiz. Allah akıl versin!


Yolun ilk etabında Atlas, hakikaten göğü omuzlamış delikanlı gibi karşımıza dikiliverdi. 


Bu güzel manzarada az durup bakalım dedik... 


Küçükçe bir barakadan çocuklar çıkıp bu renkli mineral taşları satmaya çalıştı. Epey de para istedi. Almadık. 


Moladan sonra yol yavaştan yokuşa sarmaya başladı... 


Tırmandıkça, Atlas'ın kuytularında bu kırmızı toprak evlere denk geldik ve sevinç çığlıkları attık, "Ayyyy, kız baksana ne güseeel" diye... 



Bana zaten yollarda hep bi şapşallık gelir, acayip mutlu olurum kaydettiğim her karede... 


Sırıtırım şebelek şebelek ama bu tırmandıkça bitmeyen Atlas'ta biraz tırsmadım desem bak yalan olur. Soldan başını gösteren Atlas'a bi bak hele. Hani çöle gidiyoduk? Kar var ya orda la!


Ben de n'apayım, kökledim gazı, yapıştım bu iki cipin kıçına... 



Tırman tırman bitmedi ki... 


En yüksek yeri Jebel Toubkal'da 4 bin 167 metreye çıkan bu efeler silsilesinin, 



Toufliht'teki 2 bin 700 metrelik kısmını da biz görmüş olduk. 


Bak zirve Toubkal yeşil ağaçla işaretli yerde. Biz mavi toptayız. 


O kadar yükseğe çıkınca insanın kıçına, başına bir hâller oluyor. Dağcılıkla ilgim yok, bilenler bilir bu hissi. 



Cipler bi yerde durdu. İçinden bissürü turist çıktı. Meğer ecnebiler, bu cipler ve şoförleri ile çıkıyormuş buralara. Ben ne bileyim, Üsküdar çocuğuyum ya, kiralık dandik bi araba... Fas'ta Atlas Dağları'na çıkıyorum işte. 



Çok tatlıyım di mi? 
(Deli deli bakan sımayli koy sen buraya kafanda)

 

Moladan sonra bu konvoy bize el sallayıp ayrıldı. Aboo, bi dağ, üç kız kaldık mı öyle... 


Neyse, ya Allah deyip basa bas Ourzazate'a gazladım.


Oh nihayet! O gördüğün, 60 km kaldı değil, 60 ile git demek. Ama ben gazı vermişim ya bi kere, 91 ile girdim. Hop polis çevirdi... 


Anam şimdi ben ne halt edicem diye telaşa kapıldım ama buna karşı bir planımız vardı elbet... 


Esin'in pasaportu ve ehliyetini alıp indim arabadan, verdim adamlara... Nasıl sempatiğim ne kadar iyiyim bi görsen. 700 Dirhem para istiyor, hızlı gittim diye. Vermemem lazım. Ehliyet, pasaport da benim değil. Şapşal polis Arap harfleriyle bi şey yazıp, oku bunu diyor. Bizdeki alfabeden haberi yok. Şaşırıyor ben okuyamayınca. Böyle saçma bi muhabbetin içinden, ben o parayı ödemeden nasıl çıktım, sen anla. Teşekkür edip ayrılırken, polislerin biri "Güzel kadınsın, ondan" dedi piç... 



Bak burası Ouarzazate'ın içindeki dev gibi film stüdyosu CLA... 



Polislerden kurtulup arabaya geri dönünce Esin sordu, pasaporta uyanmadılar di mi diye... 



Valla bi pasaporta baktı, bi bana baktı, "Bacım fotoların kıçıma benziyor ama sen taş gibi hatunmuşsun" dedi, dedim. Esin altta kalır mı? "Yok bence sen kıçıma benziyosun, fotoların güzel" demiştir dedi. Saatler boyu bunun muhabbetini edip güldük.


Şehrin çıkışında bu fosil müzesini gördük. 


 Önünde de bi masa, üstünde tonla taş. Demin almadığımız pahalılardan yok ama alımlı çalımlı bir şeyler vardı ve bence Allah'ın taşını çalmak hırsızlık sınıfına sokulmaz. 


 Hem ehliyet yok, hem elim uzun. Ne pis bir insanmışım ben ya hu, yazarken tiksindim... 


Haritanın 7 buçuk saatte gidersin dediği yol, git git bitmiyor. 



Uçsuuz bucaksız toprakların ortasına böyle kapılar kondurmuşlar. Niye? 


Fakat yerleşim birimlerine girilen bu kapılara da bayıldık... 



Okul çıkışına denk geldik bir yerde. Yol uzun diye durup çekemedim ama Allah seni inandırsın, okulun bahçesi tepeleme bisiklet doluydu. Bisiklete ya fakirlikten ya keyiften binilir ya, Faslılar'ın adeta eli ayağı olmuş bisiklet. Hangi sebepten, seç... 



Cezayir sınırına doğru gittikçe, kadınların tesettürü arttı. Ha demek ki dedik, ülkenin bu tarafında işler böyle. Neredeyse çarşafsız kadın yok. 



10 saatte tamamladığımız bu yolda



aslında çok az durdum ve zaman kaybetmemeye çalıştım. 


Lakin bu uçsuz bucaksız enginliğin içinde öylesine bir yerde durup bu yorgun selfimi çektiğimde,


sandım ki bu dünyanın en mutlu insanı benim. Çünki ne kadar uzağa gidersek o kadar iyi... 




Artık gün batıyor ve kumullara çok yakın olduğumuz için


çölden kalkan kum taneleri güneşin önünü kesiyor... 


Gecenin bi karanlığında vardığımız çölün, ben sana aydınlıktaki hâlini gösteriyorum şimdi. Hakikaten çok zor bir yolu kazasız, belasız ve tabii ki cezasız atlattık. Nesrin bir ara o kadar darlandı ki, "Ayy, en yakın havalimanı nerdeee, beni bırakıın" dediğini bu kulaklar duydu.  


Bu video ile yolculuğun kısacık bir özetini göstereyim sana...


Yarın büyülü bir sabaha uyanacağız muhtemelen ve gör bak ben sana daha neler neler anlatacağım. 


Bu maceraya da bu müziği seçtim.
Teşekkürler yoluma eşlik ettiğin için... 


Pazartesi, Haziran 22, 2015 tarihinde yazıldı.

4 yorum:

  1. Atlas dağlarının heybeti yüreğimi hoplattı, nefesimi kesti. Ah... Kıracağım zincirleri kıracağım.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. İnsan hiç durmadan hareket etse yine de bitiremeyeceği kadar büyük bi dünya var önünde. Bunu bilmek ne şahane di mi...

      Sil