PRONTO İLE DUBROVNİK'E



İlk kez bir tur şirketi ile uzaklara gidiyorum. Yol arkadaşım bu kez ProntoTOUR... 


Ev Bezgini'ni, aslında gezdiğim yerleri unutmayayım diye bir not defteri olarak hayal etmişken, 


galiba biraz coşkulu gezdim ki, şu satırlara değen senin güzel gözlerin ile büyüdük. Ben radyocu Nur Banu'dan çok, seyyah Ev Bezgini diye bilinir oldum. 


E hâl böyle olunca ne oldu? 

Memleketin itibarlı tur şirketi Pronto ile yollarımız kesişti. 


Yakışıklı ve dost canlısı Pazarlama Yöneticisi Sarp Özkar ile bir plan yaptık ve hem ProntoTour hem de Ev Bezgini için Hırvatistan'ın incisi Dubrovnik yollarına düştüm. 


Ve 6 Nisan günü 07.00 uçağıyla yola çıktık. Dönüşümüz 9 Nisan... 


Ben zaten gece kuşu, uyumadan yola çıktığım için limanda devriliyorum biraz. Bak bak bak, o göz aradan nasıl bakıyo bak... 


2 saat kadar süren uçuşun sonunda Adriyatik üzerindeyiz. Uçakla hiç bu taraftan inmemiştim. Pencere kenarına tutkun olan ben, iyice cama yapışıyorum, Dalmaçyalı kıyıları görücem diye... 


Lakin cancağızım, hava çok sert. Dün baktığım hava raporlarında Hırvatistan için sarı alarm uyarısı vardı. 


Çok da umursamamıştım açıkçası. Alarm kırmızı olsa sanki gelmeyecek miydim? 


Fakat uçak iyice alçaldıkça, anam anam kanatlar sağa sola yatmaya, uçaktan çatırtılar gelmeye başladı. Sanki bi tık daha esse, çotank diye ortadan ikiye ayrılacak. Aşağıdaki videoya tıkla, bak...


Ve Allah inandırsın o an zerrece korkmadım. Aklımdan geçen, "Ay uçak düşünce telefonumu bulurlar da inşallah videoyu açarlar" şeklinde... Ne korkucam, bi kere binmişiz. İtaat edip beklemekten başka ne yolu var bunun? 


Videoda da gördüğün gibi ilk denemesinde pisti pas geçen kaptan, Adriyatik üzerinde 1 saat kadar uçup havanın sakinleşmesini bekledikten sonra bu kez pisti tersinden karşıladı. 


Ve ikinci denemesinde bizi salimen indirmeyi başardı... Tıkla üsttekine, izle... 


Başımıza gelen bu korkunç ve aynı zamanda süper eğlenceli şeyin adının havacılıkta crosswind landing olduğunu öğrendim. Dışarıdan bize bakan biri, muhtemelen bizim uçağı bu videodakiler gibi gördü. 45. saniyede görüntüye giren abi favorim. Uçak korkun varsa, tıklama kardeşcim... 


İsmini Yusuf diye hatırladığım, AtlasGlobal'in becerikli kaptanına o gün sunamadığım teşekkürümü, şimdi buraya yazayım... 


Çıkışta ProntoTour'un otobüsü ve 


yakışıklı rehberi Barış Ünal ile yola devam ediyoruz. Barış'tan sadece yakışıklı diye söz etmek haksızlık olur. Zira, hem ilimli çocuk hem de bir spiker olarak söylüyorum ki, Türkçe'yi nefis kullanıyor. 


 Barış, Dubrovnik yolunda bizi önce Cavtat'a götürdü. 


Cavtat, Savtat diye okunuyor. Kolaylık olsun diye Şavşat diyebilirsin. Ben öyle yaptım. Buna kim karışabilir? 


Şavşat tatlı yer. 


Denizi cam gibi... 


Yazın gelip hallaç gibi attırmalı. Şimdi hava buz. Demin uçağı indirmeyen bölgenin namlı rüzgârları Jugo ve Bura, denizin de yüreğini kabartıyor. 


Cavtat'ın ara sokaklarında bu ikisine denk geldim. Lakin çok durmadım, Barış, "20 dakika sonra otobüste olun" demişti.


Cavtat'dan sonra bizi bu kez bu şahane köprüye bakan bir seyir noktasına getirdi.  Köprünün adı Franjo Tujman... Komolac körfezinde. Dubrovnik Köprüsü diye de biliniyor. Maşallah maşallah... 

Dubrovnik Köprüsü

Çok sevgili arkadaşım, eski kocamdan kalan en değerli şeylerden Doktor Haluk'un hediyesi selfi çubuğum bak ne işlere yarıyor. Eski kocadan kalan değerli şey selfi çubuğu diil, Haluk. Cümle kurarken söz dizimine çok takıntılıyım. Ehe eheh...  


Ve nihayet, eski Dubrovnik'in kapısına dayanıyoruz... 

Pronto Tur

Ekip şahane... 

Dubrovnik Map

Şimdi sana biraz Barış'tan öğrendiklerimi anlatayım. Burası old city. Yani Stari Grad. Yani bildiğin sur içi, eski kent. 



Şu an burada, eski kentin kalbi Luza Meydanı'ndayız. 


Orlando Heykeli


Bu da Orlando. Roland Sütunu da deniyor.



Ortaçağda bu meydan ticaretin merkeziymiş. Orlando'nun dirseğinden parmağının ucuna kadar olan 51,2 cm'lik uzunluk ölçüsünü, kolaylık olsun diye kaidesine de çizgi ile belirtmişler. 


Kentin tepeden görüntüsü bu. Yaklaşık 20 yıl önce iç savaşla parçalanan Yugoslavya'dan doğan 6 ülkeden biri Hırvatistan... 


Dubrovnik de onun gözünün bebeğinin elifi... O kadar mühim yani... 



Yugoslavya bölüşülürken matrak bir durum ortaya çıkmış. Beyaz yer Hırvatistan tamam mı... Sahilde, arada 24,5 kilometrelik bir yer Neum kasabası... Orası Bosna Hersek'in.  Boşnakların lideri İzzetbegoviç çok bastırmış, bi sahilleri olsun yani di mi insanların... Bi limanları olsun. Gemiler yanaşabilsin. Zaten o savaşta en çok yarayı alan Boşnaklar. Neyse acele etmeyeyim. Bu meseleleri derin derin konuşacağız sonra... 



Şimdi bi yemek molası verelim. Burada, PtontoTour ile Kuşadası'ndan gelen İngilizce öğretmeni Ayşe Hanım ile tanıştım. Bana, "Aaa, sen Ev Bezgini misin, bizim arkadaşlar seni okuyor." dedi. Billahi havaya uçtum... 


İlk yemeğimi Penatur'da yedim. Tabağımda levrek var. Fena değil. Midye yaramaz. Kalamar ve karides tamamdır. Pazı ve patates Türk damak tadına balıkla uymaz ama yedim. 


Balkanlara gidince Karlovacko birasına çok yerde denk geleceksin. İç. Güzel... 


Yemekten sonra otellerimize çekiliyoruz. ProntoTour, misafirleri için 3 ayrı otel ayarlamış. Ben 4 yıldızlı Valamar Lacroma'da kalıyorum. 


Manzaram bu... 



Ertesi gün için niyetim, oteller bölgesinden 3 kilometrelik bir yürüyüş ile old city'ye gitmek. 



Bunun için sabah erkenden kalktım ve evvela sahilde ne var ne yok bir baktım. 


Değdi vallahi. Manzara mühtiş... 


Sonra yeniden caddeye çıkıp kendimi asfalta vurdum. Yokuş yok denecek kadar az. 




Yerde, hedefe kalan mesafe ve süreyi gösteren notlar var. Bayıldım. 


Ve sonunda şehre vardım, Burası Pile Kapısı. 


Eski kente buradan giriyorsun. ProntoTour ile gelen ekibin diğer kısmı Mostar'a, Bosna Hersek tarafına gitti. Ben önümüzdeki ay bu seyahati yapacağım için gitmedim, kaldım. Burayı didikleyeceğim. 



Kapıdan girince seni Stradun Caddesi karşılayacak. Dümdüz ilerlersen Saat Kulesi'ne gidersin. Bunlar da Sahat Kula diyor... 




31 metrelik bir kule bu. Yapımına taa 1444'te başlamışlar. 



En üstte çanı çalan iki yeşil adam var. Bunlar başta ahşaptanmış ama sonra bronza çevirmişler. Bu bronz adamlar da Adriyatik'in tuzlu ve rutubetli etkisiyle yeşile dönüşünce, isimleri Zelenci olmuş. Zelenciler saatin çanını saat başında bir, buçuklarda ise iki kez çalıyor. 

Onofrio Çeşmesi

Kapının hemen girişinde Onofrio Çeşmesi var. 15. yüzyıla tarihleniyor. Dubrovnik, Osmanlı zamanındaki adıyla Ragusa, ortaçağın önemli bir kenti. 



İlk durağım Müze Eczane. Pile Kapısı'ndan girdik ya, hah onun hemen solundaki Franciscan Monastery'de. 


1391'de açılmış... 


Harry Potter'ın 'magic book'ları gibi di mi... 


Müze eczanenin girişinde, hâlâ hizmet veren yine çok eski bir eczane var. Fotoğraf çekmek yasak. Fakat en sevdiğim şey, fotoğraf yasağı delmek.  
   

Bu arkadaş ise, müze eczaneye giriş için bilet kesen arkadaş. Bilet 10 Kuna... We are the world şarkısını söylüyordu. Yanına sokulup eşlik ettim, bi de bu selfiyi çektim. Sokakta şarkı söyleyen insanın hastasıyım. 


Müze Eczane'nin hemen yanında Cafe Festival var. Orada geleneksel Dubrovnik keki yedim... 


Bi de kahve... Oh mis... Hesap 50 Kuna geldi. Hırvatlar 2013'ten beri AB üyesi lakin kendi paraları da tedavülde. 10 Euro, 70 Kuna'ya denk geliyor. 


Fotoğraf çekmeme izin vermeyen mumcu kız da etiketine öyle yazmış bak... 


Ara sokaklarına dalıyorum kentin... Hayat var buralarda. Mis gibi sabun kokuyor çamaşırlar. 


Hediyelikçilere giriyorum. Hemen bir küre alıyorum. Bunların koleksiyonu var bende. 


Hatıra eşyası güzel ve kaliteli. Fiyatları sorarsan İsviçre kadar kazık değil ama Yunanistan kadar da ucuz değil. 


Bunlar yerel bebekler. Satıcı kadın ay uy, çekme, ne çekiyosun diyene kadar sana göstericem diye şipşak bastım deklanşöre... 


Ana cadde Stradun'u takip edip, Rektör'ün Evi'ne gidiyorum. Rektör deyince aklına üniversite gelmesin. Latincede rektör idare eden, yöneten demek. Yani kentin yöneticilerinin oturduğu saray bu. 


Aboo, içi pek ihtişamlı. Tahmin et, fotoğraf selbes mi? 


Tabii ki yasak... 


Rektör Sarayı'nın hemen karşısında Aziz Vlas, Vlaho, Sebasteli Vlas, Sveti Vlaho, dur bitmedi bir adı daha var; hah Saint Blaise Kilisesi var. Off, Vlaho'nun da işi zor ha, bu kadar ismi aklında tutacak... 


Fakat içi şahane... 


Bu aralar çok kilise ve tapınak gezdim... 


Gelmeden evvel Üsküdar'da bir kilisede Ermeni komşularımla ayine katıldım... 


Şubatta gittiğim Sri Lanka'da Buda'ya çiçekler sundum. Hindistan'da Şiva ile flört ettim. Lakin bu kutuya girip günah çıkarmadım, artık o kadar da değil. Girip de ne diycem adama? Diyemem ben... 


Dubrovnik'te sabahları kurulan bir pazar var. Ev yapımı reçeller, meyveler, sebzeler, elişi ürünler falan var. 


İsmi de Sabah Pazarı. Öğleye kadar sergide kalır, sonra toplanır. Dayının surata bak, tam ısırmalık. 


Sokaklarda gezerken adım başı dondurmacıya rast geliyorsun. Topu 10 Kuna. Al, ye... Güzel. 


Öyle avare avare dolaşırken a, bi baktım limana gelmişim... 


Limanda, günlük turlara kalkan tekneler var. Yarın kısa bir tura katılmaya karar veriyorum. 


Adriyatik'in turkuvaz sularında bir seyredelim bakalım. Evet... Yarın... Bugün sokak sokak gezmeye devam... 


Kentte Game of Thrones'un ekmeğini de çok yiyorlar. 


Zira film ya da filmlerin bi kısmı, belki de tamamı burada çekilmiş. Bunu tam bilmiyorum. Çekilmiş mi, he çekilmiş... 


Fakat kazık... 155 Kuna, 20 Euro'dan fazla eder. Bir bardağa bu kadar para öder misin? Ben ödemem. 


Karnım acıkıyor. Bosna mutfağı Taj Mahal'e gidiyorum. 


Ortam şahane... 


Boşnak kardeşlerimiz, hamur ile eti bir araya getirerek şahane lezzetler üretiyor. Şarapları ayrı bir güzel. Yemek müthişti. Gidersen, Pile Kapısı'ndan gir, sağdaki sokakların birinde Taj Mahal... 


Sokaklarda gezerken Pronto ekibinden Kostadimos ve Semra ile karşılaşıyoruz. Kostadimos, enfes ayakkabılar tasarlayan bir sanatçı. Ürünleri İtalya'da, Hırvatistan'da vitrinleri süslüyor. Semra ise İstanbullu bir tıp doktoru... Beraber kahve içiyoruz. 


Hesap ödeme kavgasına tutuşup üçümüz birden kasaya koştuğumuzda dışarıdan bir patırtı kopuyor... Adriyatik'in uçağımızı düşüremeyen deli rüzgârı, tam da bizim masaya dev şemsiyelerin birini devirmiş... Hadi bundan da yırttık!


Kentin çıkışındaki Franciscan Monastery'de ayin var. Hadi yine kiliseye giriyoruz birlikte. Usul usul insanların ibadetlerini izliyoruz... 



Ve günün perdelerini çekiyoruz lacivert kubbeye karşı... 


Otelde Kostadimos bana bira ısmarlıyor. Sabah kahvaltısından kalan elmasını da bana veriyor. Bu bira da çok güzel. Ojuşşko mu ne... 




Bugün sağlam yürümüşüm... 



Ertesi sabah 6 numaralı otobüsle old town'a gidiyorum. 




Dubrovnik Card diye bir şey var. Ondan aldım. Otobüslere biniyorum, müzelere giriyorum. Bazı restoranlarda da indirim yapıyor. Şahane bir şey. 



Planımın ilk ayağında şehir surlarına çıkmak var.


O demin gördüğün oyuncak kent var ya hani...




Hah, onu çeviren Ortaçağ surlarının üstünde yürüyeceğim... 


Yürüdüğümüz surlar böyle bi yer... 




Gözümüzün gördüğü ise rengârenk sular, 




şahane adalar, 



güzelim evler, 



davetkâr tekneler




ve bu surların içinde, üstünde, yanında, yamacında devam eden hayat...  




Büyüleyici, öyle değil mi? Dubrovnik'e gidince bunu mutlaka yap ve sakın acele etme. 1 saatte bitebilir bu tur. Sen buna 3 saat ayır. Yavaş... Yavaşşş... Zamanı durdur... 




Burçlardan dışarıyı, 



dışarıdan kendini çek... Ay bu fotoğrafıma saatlerce güldüm... 



 Nil diyor ki, "Ya anne daha o telefonun taksitleri bitmedi, korkmadın mı denize düşer diye?"

 

Ya hu ne korkucam! Ucunda deli gibi eğlenmek var. Üstelik tüm bunları tek başıma yapıyorum. 



Evet yalnız gitmek açısından da bu tur bana şunu öğretti ki, insan tek başına da çok eğlenebiliyor. Pek çok hem de... 



Şu selfi çektiğim burç var ya, yıllar önce Hırvatistan ile ilgili bir turizm afişinde bunu görüp vurulmuştum. Çok şükür Allahıma, burayı da dünya gözüyle gördüm... 



Bak sana ne göstereceğim şimdi. Şehirdeki kiremitler genelde yeni. Çünki Sırp ateşine maruz kalan binalar vurulmuş ve restorasyon görmüş. Arada top ateşine denk gelmeyen bazı şanslı binaların çatısı eski, orijinal. Savaş ne kötü şey ya Rabbim! 



Sur turunu bitirirken hemen orada bir deniz müzesi var. Meraklısı değilsen girmesen de olur. Ben sana göstermek için öylesine bir girdim. Bir numarası yok. 



Sokaklar yine muhteşem. 



Aralarına dal ve kaybol... 



İnsanda durmadan fotoğraf çekme arzusu uyandırıyor Dubrovnik... 



Dar sokakları, küçük evleri ve aniden karşına çıkan müthiş kiliseleri ile büyülüyor. 



Baksana ne güzel... Dubrovnik'te âşık olmak lazım... 



Şimdi sana şahane bir yer göstereceğim. Girişini bulmak biraz zor ama sor... 




Sora sora bul. Ben de zorlandım... Burası Buza Bar... 





Surların altındaki kayalıklara kurmuşlar... 



Cahil cahil, "Sizde wifi var mı?" diye sordum. 




Garson çocuk denizi gösterip "Buyur bak burası wifi" dedi. Kapağın fosforlusunu gösterdi bana... 
Dubrovnik'e git. Buza Bar'a uğramadan sakın geri gelme... 



Buza'da bir portakal suyu içip kalktım. Kahvaltı etmemiştim. Dar sokaklarda gezip şehri içime çekiyorum. Birazdan Tuttobene'de, 



pizza ve 



sandviçlerin tadına bakacağım... 



Ömrümde yediğim en lezzetli patates kızartması Tuttobene'de... Bunu da not al... 




Pizzacıda Pamela ile tanıştım. Hırvat kökenli bir Amerikalı. Dedelerinin memleketine ilk kez gelmiş. "Ay herkes babama benziyor" dedi. Ben de Gürcistan'daki dedeleri Sürmeneli dedeme acayip benzetmiştim. Hayat ne garipsin ya... Oradaaan oraya!



Pamela'dan sonra limana gidiyorum. 


Tekne turuna katılacağım. 


Açıldık. Ah ne tatlısın ya Dubrovnik!





Henüz nisan ayında olduğumuz için turlar yaza göre kısa. Lokrum Adası açıklarından dönüp geleceğiz. 



Küçük teknemizin altı camlı...



 Yani glass boat. Denizin dibini görebilelim diye. Adamların bir iddiası var, 



bir de yarı batık gezen bu denizaltıları. Denemeye değer. 



Ah bak! Buza Bar açıklarından geçiyoruz.




O hâlde n'apıyoruz? Lokrum'u arkaya alıp patlatıyoruz bir selfi.  



Lokrum'un şehre bakan tarafında değil arkasında çıplaklar kampı var. Yaza denk gelirsen git bak merak ediyorsan. Lakin yaş ortalaması çok yüksekmiş. Hani güneş kemiklere iyi geliyor falan filan... 




Lokrum'dan sonra Dubrovnik kıyılarını tarayarak geri dönüyoruz. Bu kısa tur 75 Kuna...
10 Euro=70 Kuna. Buradan biç... 



Tekneden hemen sonra teleferik için harekete geçiyorum. 



108 Kuna'lık çift yönlü biletten aldım. Yürüyerek de inmek mümkün ama o iş tek başına olmaz.



Teleferik tam 3 dakikada yukarı çıkıyor. 



Korktum hay huy diyene kadar yukarıdasın zaten. Bin... 




Tabii ki bunun da videosunu çektim... 



Kış aylarında saat 20.00'ye kadar çalıştırılan teleferik, yazın gece yarısına kadar inip çıkıyor.



Tavsiyem, günbatımını yukarıdan seyret... 



Bir yanında Dubrovnik ve Lokrum Adası, karşında günbatımı, bunun tadını çıkar...



Sonra da Panaroma Restaurant'ta enfes bir yemek ye... Dur bu söylemesi kazık yemeklerin adını not almıştım, sana da yazayım: Dalmatinska Trilogija ve Lasagne Bolognese. Bu yemeğe, bahşişi ile birlikte 300 Kuna kadar ödedim. Bizim parayla 120 Lira civarı...



Ve teleferiği idare eden bu nazik delikanlıya gülümse. Çünki işini müthiş bir keyifle, güzel müzikler eşliğinde yapıyor. 




Yemekten sonra saldım aşağı kendimi, 


kaptım bir dondurma... 


Bi baktım Pile Kapısı'nda bir genç adam, gitarıyla şarkı söyler durur... 



Hemen yanına sokuldum. Başladık muhabbete... İsmi Sandro. Gitarına âşık ama dertli. Kızların burnu çok havadaymış... Boşver kızları sen dedim. 



Patlattık bir şarkı. Billahi Dubrovnik'in kapıları inledi... Sandro ile hâlâ yazışıyoruz. İstanbul'a gelme niyeti var. Burada da şarkılar söylemek şahane olacak, hâliyle...



Bu, Sandro'nun gitar kutusu. Paco de Lucia, üstadı. Papatya, kimbilir kimin anısı. Belki de burnu havada olmayan bir kızın...  



Ve gece Dubrovnik surlarına ahenkle iniyor.  



Dubrovnik, gündüzüyle ayrı, gecesiyle ayrı sevdiriyor kendini... 



Ve Dubrovnik'te son gün başlıyor... Hava ipek gibi açtı.



Günaydın güzel kent... 



Sokaklar davetkâr.



Masalar gelin gibi süslenmiş, 


her köşede ayrı bir özen, 



meydanlar misafirlerini ağırlıyor... 



Dükkânlarda renk renk reçeller, 



aromalı zeytinyağları,



şaraplar... 


Limana giden kapıdaki güzel kadın harıl harıl elişlerini dokuyor... 


Çamaşırlar yıkanmış, dar aralıklardan sabunlu meltemler esiyor. 


Dubrovnik Kuşçusu, yakın geçmişte savaşın ağlattığı gözlerini gülümseyerek barışa çeviriyor.  


Durdukça, baktıkça daha çok seviyorum Dubrovnik'i... Ragusa'yı... 



Nihayetinde Savaş Anıları Müzesi'ne geliyorum.  


Benim evin salonundan hâllice bir büyük oda burası... 



Fakat içindeki atmosfer, ağzımı burnumu kırmaya yetti...



Sen sen ol, gidince evvela burayı gez. Sonuna saklarsan buralı oluyorsun, yediğin dayak katmerleniyor. 


Love you Croatia, love from Türkiye... 


Müzenin etkisiyle zırlaya zırlaya sokaklarda gezerken bu eve denk geliyorum. 


Ressam Ivo Grbic'in evi... 1991'deki Sırp ateşinde bu hâle gelmiş... 


Ivo, anıları evin cephesine astığı fotoğraflarla dipdiri tutuyor... 


O gün yıkılıp perişan olan evinin önünde havaya diktiği nahı, 


bugün de tekrarlıyor. Ay sen çok yaşa e mi, hiç güleceğim yoktu Ivo ya... 


Ressamın evinden ayrılınca ProntoTour'dan ekip arkadaşlarımla karşılaşıyoruz. Kalan son Kunaları yiyip bitirmenin derdindeyiz. Dondurma bunun için harika bir yol. 


Fakat benim aklımda bir de limanın oradaki restoran Revelin'e gidip 


bir kahve de orada içmek var ve tabii ki bunu da yapıyorum. 



Revelin'in önündeki parkta sükûnetle oturan âşıklara bakıyorum arkadan. Soruyorum kendime, hayat iki kişiyken mi daha güzel, yoksa benim yaptığım gibi tek başına mı? 


Gezdikçe gördükçe biliyorum ki, en aydınlık yol, senin vicdanına, içine, kendine, aklına açtığın yol. Bunu ister iki kişi yap, ister tek başına... Hiç yapamamak da var... Ne iki kişilik yalanlar gördü bu gözler... 



Eveeeet bakalım vakittir... Güzel otelime dönüp veda ediyorum. 


Otobüsümüze binip havalimanının yolunu tutuyoruz. 


Dubrovnik'in efendice, mütevazı bir limanı var.


Ve işte gidiyoruz... Aşağıda Karadağ, "Bana da gel olur mu Ev Bezgini" der gibi...


Dubrovnik'e gidince, Sandro'yu yine gitarı elinde, Pile Kapısı'nda enfes Hırvat şarkıları söylüyorken bulacaksın... Paco ustaya bi selam çak, kutusuna 10 Kuna at...


Teşekkürler Dubrovnik... Seni bu kadar seveceğimi hiç bilmezdim. Kalbimi bıraktığım kentler listesinde yanında yıldızlı olanlardansın...


Teşekkürler ProntoTOUR...
Cumartesi, Haziran 06, 2015 tarihinde yazıldı.

5 yorum:

  1. 4 ay boyunca Dubrovik merkezli adriyatik cruiseları yapacak birisi için süper bilgilendirici bir yazı olmuş.
    Lakin baya bir tallinn havası aldım buradan.Doğru mudur acaba?

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Estonya'ya gitmedim ama görsellerine bakınca evet benziyor Tolga... Havası var diyebiliriz yani. Lakin, biz kendi havamızı götürebildiğimizce güzel ve farklı oluyor her yer. :)

      Sil
  2. Sevgili Ev Bezgini,
    Buraya ve size resmen bayılıyorum, yeni bir yazı girilince sevinçlerden sevinç beğenip hemen okuyor, bir yere gitmeden önce ay ev bezgini gitmiş miydi ki diyerek, siteyi yeniden kurcukluyorum.Önümde 2 kesinleşmiş 2 de teorik seyahat planı olmasına rağmen şu yazı sonrası Dubrovnik'i de feci halde gidesim geldi. Tabi beyaz yakalılığın üzerine bi de anti kurumsallık eklenince ay ben nasıl izin alıcam diye bi buhran bastıysa da Dubrovnik şurası 3 günde gidilir gelinir yeter ki vize olsun diyerek kendimi ferahlattım. Gezmeyeceksek niye doğduk mottonuza babamın -ki kendisi de bir seyahat aşığır, bir yere gidemediği nadir aralıklarda Dünyayı googledan tavaf eder o derece- 'Gezmişle gezmemiş bir olur mu?' mottosunu ekliyor, koskocaman sevgiler gönderiyorum!
    Selin

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Selincim,

      Ben de en çok hemcinslerimden bu mesajları alınca bayılıyorum; kız kalkamıyorum yerimden. :)

      Dubrovnik'e muhakkak git. Turla gitmek çok mantıklı oluyor zira Dubrovnik Havalimanı'na inen uçak bulmak zor. Turlar zınk diye şehre iner. Yoksa uzaktakilere inip yollarda zaman kaybedersin.

      Seni öpüyorum pilensescim...

      Sil
  3. Muthis olmus gitmek istiyorum hemen

    YanıtlayınSil