SON DURAK CHENNAİ



Üç günlük kuzey macerasının ardından Hindistan'ın güneyine Chennai'a iniyoruz. Chennai, okyanus kıyısında, Hindistan'ın otomotiv sektörünün kalbi. ABD için Detroit neyse, Hindistan için de bu, o... 



Air Costa ile uçacağız. 


Jaipur'dan Chennai'a... Vay arkadaş, ilk defa bu kadar acayip ve adını bile hiç söylemediğim yerlerde uçuyorum. 


Beklerken, Ramada Oteli'nden aldığım kremi ayaklarıma sürüyorum. Bu hareketi başka limanda, beni kesseler yapmam. Burada ayaklar hep meydanda ya, ben de onlara uydum. 


Bizim gözlemeye benzer bir şeyleri var. Onun içine fıstık ezmesi gibi bir şey sürüp yiyorlar. Her yer koktu.


Bekleyenler yedibuçuk türden milletten. Karışık.


Uçağı bok götürüyor, kafalıklardaki beyaz örtüler Allahlık. 


Ata uçuşa hazır...


Ben de... 


20.00 sularında havalanıp, 23.00 sularında güneye inmeyi planlıyoruz. Yok ya, planlamıyoruz, öyle dediler.   


Ay bunlar da o gözlememsi şeyden ve içine sürülenden yiyorlar. Onparmak içinde yine. Uçağa o sıvıları nasıl soktular, bilmiyorum. 


Akşam yemeği yemedik, acıkıyoruz.


Uçakta pongal diye bir şey yiyorum. Pirinç yemeği. İçindeki karabiber taneleri çıtır çıtır güzel. Kaju falan da var. Fena diil. 


3 saat kadar sonra Chennai'a indik. Aslında pilot neredeyse 1 saat erken geldi. Billa bak. Ata, "Çevreyolu boştu, çevreden bastı geldi" diye dalga geçti ama son 1 saat acayip alçaktan uçtu, sinirim bozuldu. 


Karuselin başında valizleri beklerken 


bu ibiş hababam fotoğraflarımı çekti. 


Ben de silah gibi doğrultup çatır çatır onları çektim. Elimle de terso bi hareket yaptım, "Ne çekiyon birader" diye. Gülüyo bak şapşik... 


Oyy kurban olurum bak bizimki gelmiş o sırada... 


Kıvanç, 1983'te hayatıma giren, ilkokulun beşinci sınıfında sıra arkadaşım olan enfes bi herif. Sonra kaybettik birbirimizi. Yıllarca. Bin yıllarca yoktuk. 


Facebook sayesinde çook sonra buluştuk. Beyhan, Kıvanç'ın karısı. Esasen Kıvanç benim arkadaşım ama Beyhan onun önüne geçti. Uyuzlu bi hatun olsa gidebilir misin, gelebilir misin, kaynaşabilir misin? Canım benim... 


Ben Ev Bezgini olduktan sonra samimi bir mesajla davet ettiler. "Biz buradayken gel de buraları yaz" dediler. Bak bu Chennai'daki evimiz. Teşekkürler Beyhan ve Kıvanç Gezgen çifti...


Senin ben ruhunun tanelerini yerim. Bu ne demek bilmiyorum. Çok sevdiğim bir şeyi severken bu cümle çıkıyor hep ağzımdan. En küçük Gezgen, Berkin. Evet, ismi "ondan" ötürü Berkin... 


Beyhancım bize ilk gün çiçekler ve 



papayalar, 



ananaslarla hem görsel hem lezzetli bir şölen sunuyor. Meyve görünce aklı uçanlardanım... 


Kahvaltımız da mis. Peynir ve zeytinleri İstanbul'dan götürüp yığmışlar. Orada yok. 


Kahvaltıdan sonra okyanusa iniyoruz. 


Yolda, Hindistan'da gördüğüm en güzel evlere denk geliyorum. En en en güzeli de sanki bizimki.


Demem o ki, Chennai, kuzeydeki şehirlere göre daha zengin, belli. 


Bu, Kıvançlar'ın karşısındaki bahçe. Evde çalışan karı koca çift burada kalıyor. Adam bazan kakasını bahçeye yapıyormuş. Kıvanç demiş ki, "Ya hu sana verdiğim müştemilatta tuvalet var, su var, neden bahçeye yapıyorsun?" Adam, "Evde kaka yapılır mı?" diye bizimkini aşağılamış. Du bakalım daha neler duyup göreceğiz...


Evin okyanusa mesafesi 200-300 metrecik kadar... 


Bu, benim dünya gözüyle gördüğüm üçüncü okyanus. Atlantik, Büyük ve şimdi de Hint Okyanusu işte tam karşımda... Allahım nasıl mutluyum. Nasıl sıcacık. 


Sarışın fıstık... 


Biz orada şımarıp dururken


anam bi baktım ki, hakkaten Kıvanç'ın dediği gibi çok affedersiniz ortalığa zıçan bir adam var.  


Tıkla büyüsün. Ohh mis... Açık havada işeyip zıçmak gibisi de yoktur zaten. 


Zıçan adamdan gayrı, bu balıkçının da fotoğraflarını çektim. Hemen para istedi. 


Denizden bi balık çıktı o sırada. Ölmüş ama dirice... 


Etrafımızda dolanan şu köpeciğe verdim. 


Hap diye kaptı annem, aç tabii... Kaldığım sürede artık yemeklerle okyanus tarafındaki köpekleri doyurmaya çalıştım... 



Okyanusta az daha şımarıp eve yollandık. 


Akşam babamız Kıvanç da gelince bira qeyf yaptık. Türkiye'den o kadar uzaktayız ki, Kıvanç hakkaten babamızmış gibi acayip bir itimat butonu geliştiriyorum kendisi için. Zaten o da öyle... El Kıvanç ül emin... 


Berkin'in bir de ablası var: Beren. Hayatta gördüğüm en güzel kız çocuğu. Billa bak. Acayip. Kusursuz. Kaderi de öyle olsun. 


Beren'in bizim için yaptığı kurabiyeler... 


Bak şu tiplere Allah aşkına. Yemelik... 


Chennai'da ikinci günün kahvaltısının ardından arabaya binip yola koyulduk. Sarı kuzu da bizimle... 


Bu, kuzunun dadısı... Büyüyüp aklı başına geldiğinde, Hindistan'daki dadısını nasıl hatırlayacak acaba? Türk bir çocuk için ne kadar renkli ve değişik hatırat olacak bu... 


Hindistan'da araba kullanırım falan diye hayallere kapılma. Bu mümkün diil. Yani teorik olarak mümkün olabilir de pratik olarak ı ıh. Bak, Kıvançlar 4 yıldır burada. Karı koca şoför kullanıyorlar. Zaten Kıvanç'ın şirketi Mercedes de bunu yasaklamış. Her ikisine de şoför ve araç tahsis etmiş. Kullanamazsın. Olacak şey değil. Deli işi. Manyaklık. Iyy Allah korusun. 


Önce yine okyanus kıyısında gezinip 


birbirinin fotoğrafını çeken kızların fotoğrafını çekip 


akıl uçuran karelere denk gelip 


denizden çıkan hindistan cevizlerine de şahit olup 


çok yakındaki dükkânları gezdik. Niyetim buralardan bir şey almak değil; Chennai'ın Mahmutpaşa'sına gitmek. 


Bak bak, şallar rengârenk. Hayalini kurduğum Mahmutpaşa'da bunlar kimbilir ne kadar ucuz ve boldur. Sabır... Para harcama şimdi Banu... 


Öğleden sonra kızın okuluna gidiyoruz. Beren'in yani. Amerikan okulu burası. Expatların çocukları okuyor ve çoğunluğu çekik gözlü. Expat ne demek? 


Uluslararası şirketlerin, dünyanın bissürü yerinden başka ülkelere götürdüğü çalışanları. Kıvanç, Mercedes'in expatı... Teklif ilk geldiğinde şöyle bi düşünmüş. "Giderim lan" demiş. Çocuğun okulu şahane. Yağ gibi İngilizce konuşuyor. Oturdukları ev mis. 

Berkin şahane bi herif...


Tipe baksana... 


Okuldan sonra evde hızlı bi yemek atıştırıp alışveriş için yeniden sokağa fırlamayı planlıyoruz.  


Hindistan hep yaz. Ev havuzlu. Bi takım abiler havuza bakım yapmaya geliyor. 


Wifi bağlantısı problem. Ata kendini direk yapıyor seyyar modeme. 


Hop yeniden arabadayız. Hayır ben sürmüyorum. Orta sıradaki koltuktayız. 


Şimdiye dek gördüğüm Hindistan o kadar ilkel ki, bir kanser enstitülerinin olmasına bile şaşıyorum. Allah affetsin. 


Beyhan'ın anlattığına göre Apollo diye bi hastane zincirleri varmış ve sahiden çok iyiymiş. 


Saravana Store diye 6 katlı bir mağazaya gidiyoruz. 


Beyhan da daha önce hiç gelmemiş. 


Bedavaya yakın ucuz parçalar bulunca Ata'yı kendime yardımcı tutup tonla şey aldım. 


Şallar, elbiselikler, yatak takımları falan filan için taş çatlasa 300 Lira ödemişimdir ama inan çook şey aldım çok... 


Kasada iken Ata marketin torbası üzerindeki bu kızları görüp "Hindistan'dan umduğum" 


kasadaki kızları görünce de "Hindistan'da bulduğum" diye soytarılık yaptı. Pis... 


Ata'yı Saravana'da beklemeye bırakıp 


biz takıcılara gittik. Bijuteri işte. Ne gereksiz bi devşirme laf... 


Hindistan'da alışverişini Rupi ile yap... Hem senin hem satıcı için en iyisi bu. Kafa karışmaz. Paranın hesabını daha iyi bilirsin.. Değiş tokuşlarda bir Avrupa ülkesi performansı bekleme yani. 


Alışverişte bir şey dikkatimi çekiyor. Herkes çıplak ayaklı... Allah Allah... Terlikler, ayakkabılar dükkânların önünde. Bunun da bir sebebi varmış. Anlatıcam sonra. Devam edelim.


Kendimi ve arkadaşlarımı sevindirecek bir sürü şey aldıktan sonra alışveriş tanrısı ile fotoğraf çekip oradan uzuyoruz. (Yok tabii öyle bir şey)


Bir pasaja daldık. Herifler çok tipsiz. Fakat şu kırmızı çiçeği uzattıklarında utanıyorum böyle düşündüğüm için. 


Gönül almalık ne yapılır, bir selfi patlatılır... Alışverişte Saravana gibi büyük bir dükkânda değil de bu pasaj gibi nispeten daha küçük bir yerdeysen esnafa dikkat et. 200 Rupilik eteği 400 Rupi'ye çakmaya kalktı biri. Etiketi görüp "Bu ne lan" diye burnuna sokunca, ay uy gark gurk yapıp eteği çekti aldı, bizi de kovmaktan beter etti. Pis... 


Sıra geldi kumaşçılaraaaa... 


Meşhur Hint kumaşlarına. 


Bakayım bulunmaz oldukları kadar var mı?


Billa var. Bir sürü kumaş, parça, perde, masa örtüsü alıp kumaş işini de hâllettik. Bu pazarlardan Delhi, Agra ve Jaipur'da da vardır ama ben Beyhan ile Chennai'da gitmeyi tercih ettiğim için alışverişi hep buraya bıraktım. Jaipur da iyi bir seçenek olabilir. 


Zahmetli alışveriş gününün sonunda Kıvanç ile buluşup Hard Rock Cafe'de yemek yiyoruz. 


Chennai'a Phoneix City diye bir AVM yapmışlar ki, aklın durur... 


Adaletsizlikler ülkesi Hindistan'da, Phoneix City'deki HRC'de, tuvalette istihdam edili bir genç kızın tuvalete buyur edip ellerini kurulaman için kağıt havluyu hazırladığını gördüm. Ay utandım yediğim lokmadan be... 


"Ay aman Hindistan'da dışarıda yemek yenmez" kaygısı taşıyanlara Hard Rock Cafe kapağın en fosforlusunu gösteriyor. Bunu da belirteyim. 


Prensesim bu benim. En sevdiğim çocuklardan. O da bana öyle yangınlı, biliyorum. Berenim... 


Eğer gittiğim bir ülkede Hard Rock Cafe varsa muhakkak uğrar ve bir şehir tişörtü alırım. Hindistan'da bunu da yaptım. Hard Rocklar içinde en ucuz olanı... 


Eve dönüşte ışıl ışıl tapınaklar gördüm. Hinduizmin rengârenk tanrıları bunlar. Bak hiç "Putperest bunlar haktu" diye trip atma. Tadını çıkar şu insanların ve dinlerin. Cehennem zebanileri elinde ateşli odunlarla seni beklemiycek, emin ol. Rahat ol. Dünya ne güzel yer... 


Chennai'da üçüncü güne yine papayalı ve ananaslı şahane bi meyve tabağı ile başladım. Ay bu papaya ile ilgili sonradan Fas'ta bir şey öğrendim onu da yeri gelince anlatıcam...


Acayip trafiklerinde yer yer hızı düşürmek için bariyerler atmışlar...


Bugün nereye gidiyoruz? Tabii ki baharat almaya. 


Ne olduğunu bilmediğim bir sürü şey aldım. Bak bu biberli dondurma. Hayır yemedim. Fırsat olmadı. Denerdim yoksa. Direnç geliştirmem, canlı akrep ve köpek eti falan olmadığı sürece. Uzak Doğu bu yüzden itici geliyor bana. Odunla döverim bak köpek kesilen yerleri görsem. Yeterim de olmaz billahi. Bana kimse sen de inek yiyorsun falan demesin. Köpek yenir mi lan?


Bugün Kıvanç'ın doğum günü. Düşündük Beyhan'la ne yapalım? Yemekler hazırlayalım. Bir de rakı açalım. Keyfimize bakalım. 


E madem rakı dedik o hâlde balık da alalım di mi...


Anam anam... Balıkçıda çok iğrenç manzaralar var. O sıcak havada bütün balıklar açıkta ve üzerlerinde yeşil fosforlu bok sinekleri geziyor. 


Balık ayıklanan yer de burası ve katiyen artıkları toplayıp atmıyorlar. Ortalık iğrenç kokuyor, sinekler balıklara, oradan da bize konuyor. 


Beyhan ile birbirimize bakıyoruz endişeli gözlerle... "Napalım?" diye soruyor... 


"Al anacım al, ateşte pişicek, kalmaz pislik mislik" diye hem kendimi hem onu avutuyorum. Ay n'apalım yani, ölecek değiliz a! Belki iki cırcır oluruz. 


Bu kadınlar balıkçının hemen önünde. Hindistan'da iki tekerli ulaşım çok yaygın. Fakirlikten ve kalabalıktan ama çok estetik be...


Balıkçıdan sonra market ve manav işlerine bakıyoruz. Fiyatlar konusunda azıcık ipucu vereyim. Bizim burada kilosunu 20 Lira'ya sattıkları Himalaya tuzları, orada 2 lira falan. Billa bak... Babama hediye tuz aldım mesela. 


Aaaa, Türk malı zeytinyağı... Kişisel bakım ürünlerinin arasında. Bunlar yağlı şeyleri saçlarına, tenlerine sürüyorlar da ondan. Ay uy deme bak. Ne olduğunu bilmediğim bir yağ aldım. Ayurveda iksirlerinden işte... Öldüren grip olmuştum İsviçre'de, bir iyi geldi, ay bir iyi geldi, aklın durur... 


En sevdiğim Masala çayından da alıyorum. Biberli, tarçınlı, zencefilli bir karışım bu. Sütle yapılıyor. Bizdeki marka murkalı kazıkçı kahve dükkânlarında da satmaya başlamışlar. 


Aldıklarımı göstereyim sana... Kumaşlar, şallar, bulunmaz Hint kumaşları... 


Tütsüler, çerezler...


Baharat, sabunlar, pudralar... Çok pudra kullanıyorlar. Mis kokulu ve upucuz pudralar. Bir sürü aldım. Çoğunu arkadaşlarıma ve sevdiklerime dağıtıcam... 


Sırada manav var. Merak ediyorum mevye sebze nasıl buralarda... Karpuzlarda bi numara yok. Normal. Bizimki gibi... 


Fakat bamyaya bak kardeşim. "Bamya kadar" diye aşağıladığın başlıkları düşün, burada sökmez. :P 


Domatesler bunca güneşe rağmen dalak bulak... 


Üzümler sivri sivri ve evet tatsız... 


Patlıcanlar açık renkli... 


Bunlar papaya... 


Bunun ne olduğunu unuttum. Kudret narı gibi... 


Mandalinalar da kafam kadar... 


Bu da dragon. Şahane bir mevye. İçi kiviye benziyor ama kiviyi şalvarında sallar. 


Beyaz olan dragon. Saygılar abicim... 


Bak burada da çalışanlar çıplak ayaklı...


Eve gelince akşam ziyafeti hazırlıklarına giriştik. 


Rakı-balık muhabbetini çok seven Kıvanç kankama balık çorbası yaptım. 


Kuskuslu ve mercimekli salatam her zaman ortamları kurtarır... 


Karışık bir de yeşil salata hazırladım... 


Beyhancığım kırmızı lahanadan bu mezeyi yaptı.


Bunu kabak ve havuç karışımından yaptım. İçinde ceviz de var. 


Karışık kızartmamız...


Yoğurtlu semizotu salatamız. Valla billa mis gibi... 


Okyanus cömert. Tokmak kadar karidesler var ucuz ucuz. Tereyağında pişirdik. 


Rakıları da doldurduuukkk... 


Kıvanç kuzumun doğum gününü kutladık... 


Ata ve ben size teşekkür ediyoruz Gezgenler... Siz olmasaydınız, belki de Hindistan'a hiç hâllenmez, ertelerdim... 


Hepi börtleekkkk... 


Pasta faslından sonra epey şamata yaptık... 


Beyhan bizim oğlanlara, Hint adamların beline sardığı kumaşlardan almıştı... 


Şapşikler sarııı-laciveeerrrt diye sarındılar kumaşlara... Kıvanç fena fanatik. Ata'nın babası da öyleydi. 


Chennai'daki son günümde evden hiç çıkmadım... 


Ne çıkıcam! 


Ata ile havuz qeyf yaptık... Türkiye'de kar kıyamet ortalık buz kesmişken, biz Şubat ayında sımsıcak güneşin tadını çıkardık. 


Dragon Paşa da vardı... 


British İmparatoru da... 


Akşama kadar çimler, güneş ve havuz ile kan kardeş oldum... 


Gece yine bahçede devam etti... Her ânı hafızama nakşetmeye bakıyorum. Bir daha buralara gelir miyim? 
Sanmam... 


Ve Hindistan'da son akşam yemeği...


Ertesi sabah her birlikte Sri Lanka'ya uçmak için yola çıkıyoruz... Ata'nın arkasındaki bıyıklı, evin karşısındaki bahçeye zıçan kâhya. Ay dedikodu ne tatlı şey yaleppim... 


İki araba yola koyulduk. Kalabalığız şekerim. 


Suratını yediğim... 


Limana giderken sağlı sollu arazilerde sabah kakası yapan adamlardan bissürü gördüm... 


Ve işte geldik...


Gezgenler, Sri Lanka'ya gitmeye hep heves etmiş,


 plan yapmış ama bir türlü olmamış.

 
Kalabalık pasaport kuyruklarından


biz çocukluyuz, bebekliyiz diye sıyırdık, öne geçtik. 


Sağ ol Berkin Paşa... 


Sri Lankan Airways bizimki... 


İlkokuldaki sıra arkadaşıma bak. Hayat ne acayip lan! 


Hadi bismillah!


Uçak bir âlem... Sabahın köründe sarhoş ve ortalığı duman eden kalabalık bir yolcu grubu var. 


Videolarını çektim, izle bak... 


Hostesler çok seksi...


Ama uçağın neresini tutsan elinde kalıyor...


Yemekler tepeleme baharat. Uçağı ağır bir koku sarıyor. Yok sarmıyor, zaten sarmıştı, iyice azıyor. 


Bi de bizim velet uçakta ağlama krizine tutulmasın mı? 


"Berkin ağlaman bitti mi?" diye soruyor annesi, kafasını iki yana sallayıp "Iııııh" diye itiraz ediyor. 


Oh Sri Lanka göründü... Alçalıyoruz...


Ve başkent Colombo'ya iniyoruz. Uuuu, hava Hindistan'dan sıcak... 


4 yetişkin, iki çocuk, ilk kez göreceğimiz Sri Lanka için çok heyecanlıyız... Uçaktan iner inmez anladım ki, bu heyecan yersiz değilmiş... 
Takipte kal. Şahane Sri Lanka az sonra... 
Salı, Nisan 28, 2015 tarihinde yazıldı.

3 yorum:

  1. yine ne güzel bir yazı oturduğun yerden sadece okuyarak gezmiş gibi ol gördüğüm en iyi gezi yazısı yazılarını bu blogda okuyorum ne mutlu:)

    YanıtlaSil
  2. Çok başarılı ve akıcı bir yazım tarzınız var kendim yaşamış gibi oldum
    https://eksisozluk.com/entry/57662771
    ekşiden buldum sitenizi
    Severek okudum bu yazınızı
    İyi seyahatler

    YanıtlaSil