ANALI KIZLI İSVİÇRE



İsviçre'ye gitmek için sebep bul deseler, bulabilir misin? Hem evet, hem de hayır diyebilirim buna... 



Çünki şehirlerin rengi yok, tadı yok, dokusu yok, kokusu yok. Nötr bir ülke İsviçre, fazla zengin ve yaşlı. Fakat dağlar muhteşem. Kızım Nil yeşil pasaportuna kavuşunca,



ilk işimiz bir yurtdışı kaçamağı yapmak oldu. 


Bunun için de yine bu yıl evinde kaldığım arkadaşım Evrim'i kurban seçtim. Cenevre'ye gidiyoruz. Evrim'e gitmek, Cenevre'ye gitmekten hep daha cazip.


Bunu Nil uçaktan çekti ve Alpler ile bu ilk karşılaşmasında çok sevindi, heyecanlandı. 


3 saat 20 dakikalık uçuşun ardından Cenevre'ye konuyoruz. Aaa, makineye bak!




Beleş otobüs bileti veriyor... Evet İsviçre'ye bayılmıyorum ama böyle küçük güzellikleri de yok değil. 



Otobüse atlayıp 



yerimize kuruluyoruz... 


Derken, bu abiler çete şeklinde binip bilet kontrolü yapıyor. Ya hu zaten bedava, bu kontrol niye? Macaristan'da yediğim ceza aklıma geliyor, yüreğim hop ediyor. 



Bu korkutmaya karşılık intikam yöntemimiz çok sert: Bütün otobüsü İstanbul simiti ile kokutmak. Keh keh... 




Cenevre'de metro yok. Lakin troleybüs gırla... Gökyüzü böyle telli çizikli oluyor bu gibi şehirlerde. 


Evo'nun evi, Leman Gölü'nün doğusunda, göle çok yakın. Bize dedi ki, "Ben sizi limandan alayım." Olmaz dedim. "O hâlde Manor'a gelin, çocuğu okuldan alayım, sonra sizi bulayım." dedi. Makûl...


Mart olmasına rağmen hava ıpılık... Manor'un açık havadaki kafe kısmında bir şeyler atıştırıyoruz beklerken. 



Ecnebi memlekette market gezmeye bayılıyorum. "Nil kız, kalk karıştıralım" diyorum. Nil dünden razı. Para yemeye bayılır. Fakat bunu katiyen yapmayacağım. Zira İsviçre çok pahalı memleket. Deve kadar çileğe bak! 



Bunlar da kendini biber sanan domatesler. 


Az sonra Evocum çok sevdiğimiz Mini Cooper'ı ile beliriyor ve hop evdeyiz... 



Oy kurban olduğumun koca kafalı Buddy'si. Sanırım, bu dünyanın en uslu köpeği Buddy. 



Akşam yemeği Evo'dan. Mis gibi kırmızı şarap eşliğinde... 



Geceyi bu masanın etrafında vır vır dedikodu yaparak bitiriyoruz. Evin babası Murat, iş için yine Avrupa'nın başka bir ülkesinde. 




Çatı katındaki güzel odayı ayırmış bize. Geçen geldiğimde Esin ile uyumuştuk orada. 



Evo'nun kahvaltıları hep çok özenlidir.


Kızımız ve kuzumuz Aylin, İstanbul'dan gelen simitleri görünce seviniyor. Simitten gülen ağız yapıyor. 



Simit olmayınca da böyle üzülüyormuş. Hani, Buddy bu dünyanın en uslu köpeği ya, Aylin de bu dünyanın en güzel yemek yiyen çocuğu. Afiyet olsun tırtılıma... 



Bu sabah hava, dünki gibi değil. Puslu ve serince. Uçakta da klima çarptı azıcık. Boğazım acıyor. 




Annecy'ye gidiyoruz. Annecy, Fransız kasabası, çok ama çok güzel. Yolda şahane duvar resimleri görüyoruz. 


Annecy'de aynı isimli cam gibi bir göl var. Etrafı dağlık, aklı baştan uçuran cins. 




Sandalın yüzdüğü yere bak, dupduru... 



Evo ve Nil fotoğraf çektirmeyi sevmiyor. Evo hadi neyse de, Nil hiç bana çekmemiş. Postalının ucunu sallıyor, bak şuna ya hu!  



İki kız gözüme takılıyor parkta. Sabaha kadar birlikte beşik sallayıp kaynana çekiştiren eltiler gibi sızmış şaşkınlar. 


Annecy Gölü'ne bağlanan bir kanal var, ismi Le Thiou. Le Fier ırmağının bir kolu bu. Etrafında güzel kafeler var. Keyif çatmalık...  



Kafelere doğru yürürken bu ayı ile karşılaşıyoruz. Ay yok tamam tamam ayı diil, Çin Aslanı... Chow Chow yani. 


Buddy ile selamlaşmaları... Köpekleri birbiriyle temas ettirmeli. Yoksa hır çıkıyor. 



Kanal üzerindeki Palais de L'Ile önünde poz vermemek olmuyor. 



Ve tabii kanal kenarında Grimbergen birası içmemek de... Grimbergen, çok lezzetli bir bira. Denk geldiğin yerde dene. 



Aylin, babasının işi dolayısıyla İzmir'den Cenevre'ye göçmüş bir kahraman. Kahraman diyorum çünki en çok onun işi zor. Başka bir dilde okula devam etmek! Okul kendi dilinde bile berbat bir şey iken!



Yan masadakiler bundan tüketiyordu. Her ne kadar şarap içmesek de canım çekti, ben de ısmarladım.



Kafeden sonra Annecy sokaklarını turluyoruz. Nil'in bütün hayvanlarla arası çok çok çok ama çok iyi. Buddy ile de kanka oldular hemen. 




Bu kolyeyi becerikli tasarımcımız İnci Bacacı görsün diye fotoğraflıyorum. Bize yapsın, burada çok pahalı. 

Pahalı olmayan tek şey çikolata... Onları da yolumuzun üstündeki Carrefour'dan tepeleme doldurduk. 


Annecy turundan sonra akşam evde erkenden devrildim. Vücudumda inanılmaz bir kırıklık var. Sanki hastalık kapıda gibi lakin çok büyütmüyorum. Ertesi sabah evin babası Murat geliyor ve birlikte gezmeye çıkıyoruz. Durumum pek parlak değil, ilaçlanıp çıktım. 


Murat bizi Lozan üzerinden Vevey, Montrö ve Gruyer'e götürüyor. 


Vevey, Montrö'ye yakın, pazarıyla falan güzel bir nokta. 



İsviçre'de olunca mevzu peynir üzerinden yürüyor tabii...


Pazarda bu Hint abi ile karşılaşınca seviniyorum. Geçen ay onların memleketindeydim ya, hemşehrimi görmüş gibi oluyorum. 


Dereotu 2,50 Frank. Yani 7 Lira 15 kuruş. Evrim benden boşuna dereotu, maydanoz sipariş etmiyor. 



Bir de böyle bitpazarı var Vevey'de. Ay fotoğraf çekiyorum diye söylenen sevimsiz satıcıları görmeliydin. Ne yani, ne yapıcam bu fotoğrafları Allah aşkına, pis şaşkın ya. 


Sevimsiz satıcılardan sonra son derece sempatik sokak sanatçılarının ırkçılığa karşı gösterilerine denk geliyoruz. 


Hava soğuk, her yer yağmur çamur ama bana mısın demeden yerlerde süründü çocuklar. Severim sizi sanat için gümp gümp çarpan kalplerinizden. 


İsviçre'de bu çirkin ağaçlardan bolca gördük. Aslında yazın gittiğimde bunlar top gibi yaprakla sarılmış, yemyeşildi. Yaprağını dökünce ay canavara dönmüşler, bu ne be? 




Vevey'de biraz dükkân geziyoruz fakat dediğim gibi, fiyatlar çok yüksek. 




İstanbul Üniversitesi'nin konservatuvarında 3 yıl müzik eğitimi gören ancak şimdilerde oyunculuğa hazırlanan Nil, bu konservatuvarla pek ilgileniyor. Sanki hadi deseler girip kayıt yaptıracak gibi. 


Vevey turunun sonunda fotoğraf müzesinin önünde bu montajı yapıyoruz. Buddy'ye dikkat et, aha hahah ahahaha... 




Yeniden arabaya atlayıp Montrö yoluna düşüyoruz. Bu Montrö'nün dünyalar şahanesi ünlü, güzel ve kazık oteli... Geceliği bizim para ile bin liradan başlıyor. 



Otelin karşısındaki parkta müzisyenlerin heykelleri var. 

Hepsi de rahmetli. Ella Fitzgerald. İntihar videosu bırakıp hepimizi sarsan Mehmet Pişkin, Ella'nın şarkısı ile hayata veda etmişti. 




Ray Charles da burada... 



Aretha Franklin de... 



Nil bunların hepsini çok iyi tanıyor ve seviyor. Zira gelişkin bir müzik kültürü ve 2014'te Doğan Müzik'ten çıkmış bir de single'ı var. Bak dinle: 



Bu ara, konservatuvarın oyunculuk kısmına hazırlandığı için müziği biraz daha geride bıraktı. Fakat ben biliyorum, bu sesi ve yeteneği ile oyunculukta da çok başarılı olacak... 




Fakat Montrö'nün bizim için esas olayı, Freddie'nin heykeli. İlk gördüğümde, "Allahım! Nil'i buraya getirmeliyim" demiştim. Şükür bu oldu. Kolundaki dövmeye iyi bak. Tıkla, büyüsün, ne dediğimi iyice anlayacaksın. 


Nil'in müziği bu kadar sevmesinde, İngilizcesinin gelişmesinde, müzik kültürünün şekillenmesinde şu ölü adamın katkısı ne çok. Seni, kimseleri sevmediğimiz kadar seviyoruz Freddie. Sağ ol diycem, komik kaçıcak. İyi ki şu dünya senin gibi bi adamı görmüş. 




Freddie ile vedalaşıp, Broc'a doğru sürüyoruz arabamızı. Montrö'den 40 km kuzeydeki çikolata başkenti... Cailler markasının müze ve fabrikasını ziyaret ediyoruz. 



Allahtan çikolata sevmiyorum. Nil perhizde olduğu için ağzına bir tanecik bile koymuyor. Evrim inim inim inliyor, onun çikolata ile arası sıcak çikolata kıvamında. 




İşte bu ünlü markanın üretildiği yerdeyiz. 


Duvarlarda retro afişler...




Ve çikolatanın oluşumunda yer alan her figür var. İsviçre için inekler ve çobanlar çok önemli. Gülme! Öyle... 


Elimize bir telerehber tutuşturup, evvela sinema salonuna koydular bizi... 



Cailler markasının hikâyesini anlatan hakkaten etkileyici bir film yapmışlar... 


Birazını kaydettim sana göstereyim diye. 


Filmden çıkınca bir şovun içine düştük bu kez. Asansörle girilen klostrofobik bir mekânda kakao ormanı havası yaratmışlar. Sonra işte kakaolar beyaz adamlar tarafından gemilerle alınıp getiriliyor. Gemiye bindik biz de. Gemi sallanıyor, gacırdıyor falan. Çok hızlı ilerlediği ve fotoğraflar güzel çıkmadığı için görüntü koymuyorum buralara. Fakat yazımın en altındaki kısa videoda biraz görüntü bulabileceksin. Şimdi lütfen okumaya devam et. 



Fabrika turunun en sonunda güzel duvar resimleri ile kakaonun hikâyesini yeniden özetlemişler. 


Gana'dan Madagaskar'dan, Equador'dan alınan kakao ile Türkiye'den temin edilen fındıklar, gemilerle Avrupa'ya taşınıyor. 



Fakat ben burada biraz bozuldum... 



Çünki bu fabrikayı görmeden evvel, kakao üreticileri ile ilgili bir film izlemiş ve çok üzülmüştüm... Bak o film aşağıda. 



Sinir olduğum şey şu ki, kakao birilerinin hayatını taa yıldızlara taşırken, birileri ise hâlâ sürünüyor. İsviçre'de sokakta balmumuna dönmüş yapyaşlı insanlar var. Yanlış anlama, ölsünler demiyorum ama bunlar refahtan ölemiyorken, o garibanlar dünyanın öte yakasında kendi yetiştirdikleri kakaodan üretilen çikolatanın tadını bile bilmiyor. Çok affedersin ama OLACAK ŞEY Mİ ULAN BU? 


Dünyanın bu adaletsizliğine çok darlanıyorum. Atarlanıyorum. 
Kakao yağı bu. 



Kakao... Nil bunlardan avuçladı. İstanbul'da hatıralar köşemizde duruyor. 



Ha bu da finduk. Bizim üretimimiz. 


Fedime diil, Fadime olacak o... 



Fabrikanın çıkışına doğru üretim bantlarını da gösteriyorlar. 


Banttan çıkan çikolataları da bize ikram ediyorlar. Yedim billa. En sevdiğim çikolata, beleş çikolata... 


Ay o sırada bu delikanlıyı görüyorum. Nutkum tutuluyor. Aynı benim Ata! Benim oğlanın fotoğrafını gösterip, "Bak, Türkiye'de bi ikizin var" dedim. Gülüştük. 




İsviçre için bir tesbitim vardı, onu yazayım: Adamlar çobanlığı ve ineklerini seviyor. Bizde sınıf atlamak için bırakılır ya bu işler. Hayır efendim onlarda öyle değil. Üretmenin ve büyümenin, hayvancılığın kıymetini çok iyi biliyorlar. Ayrıca dağlardaki çoban hayatı, şehre bin basar. Evlenip kalabilirim bak bu çobanların biriyle! Aha hahah... 



Broc kasabası güzel bir yer. Hava serin ve yağmurlu, ben hastalığın eşiğinde kırılıyorum ama yine de güzel. Güneşli bir günde görmek lazım.



Broc'tan ayrılıp, Gruyeres'e gidiyoruz. 



Graviyer peyniri dediğimiz şeyin asıl memleketine yani... 


Park ettik. Yukarıda Gruyer Kalesi var. 




Allah için şimdi, hakikaten güzel yer. Zaten İsviçre'nin dağları çok güzel. Cenevre'de bi numara yok. 


Manzaraya bakmaya insan doyamıyor. 




Beraberce evvela kaleye çıkıyoruz. Yağmur var. Üşüyorum. Kırılıyorum. Gruba arkadan anca yetişiyorum. 




Kimseye de bir şey çaktırmamaya çalışıyorum. Zira, Nil buraları görsün diye bütün aile seferber oldular, çok minnettarım. Bir de hastalık icat etmeyeyim başlarına diyorum. 


Avrupa'da böyle yer çok. Fakat hepsi de birbirinden güzel. Tümüne gitsem, şatolara, kalelere çıksam, ay yeter be demem. 




Güzel aile. Seviyorum bu çocukları ben, çok... Suratımın hâline bak. Beni hiç böyle gördün mü? 



Takip etmekte zorlanıyorum. 




Fakat Gruyer de yakamı bırakmıyor. Öyle güzel ki, gez gez oturma diyor. 



Chalet demek, tipik İsviçre dağ evi demek. Bu kafeye de böyle isim vermişler. 



Ay bi de süslemişler, öper seversin... 




Kalenin en tepesine çıkınca, manzara iyice kuduruyor. 



Sonra yeniden inişe geçiyoruz. 



Burada uzay temalı bir müze var. Alien filmindeki yaratığın tasarımcısı HR Giger'in müzesi bu. 



Zaten adam da buralı...



İçine girmedik ama Evo'nun aklı kaldı. İhtimal ki, bir sonraki seferde bunu yapacak. 



O sırada benim kırıklığım da giderek artıyor ve Murat bizi az önce gördüğümüz şık lokanta Le Chalet'nin kapısından içeri sokuyor. Bu, fondü takımı... 




Tabaklardaki ayrıntıya dikkat et. Çobanlığı bu kadar seven bi millet daha yoktur. 



Fiyatlar çok kazık! Yuh, salataya bak. 24 Frank. Dur TL'sini hesap edeyim sana hemen... 




Aha hahahh, sinirim bozuldu. Hesap makinesi 68 TL diyor. 



Kuzum Murat ne kadar hesap ödedi acaba, kıyamam kardeşime... 




Güzelce bi Fransız şarabı aldık...



Fondü, salata ve turşu da geldi... 




Fondüyü bilmeyen varsa özetleyeyim: Bizim Laz muhlaması anacım. Bi tek, un yok içinde. Sırf erimiş peynir. Donmasın diye de altında minik bi ocak yanıyor. Bunu yerken su içmemelisin, peynir karnında taş kesilir yoksa. Yudum yudum şarapla indir mideye. 


Ben bu kazıkçı restoran Le Chalet'yi çok ama çok sevdim. İnsanın aklını alan ekşi ve erimiş peynir kokusuna rağmen. 



Ay dışarı bi çıktık ki hava kararmış, ortam daha da bi güzelleşmiş. 



Sıra sıra evler, dükkânlar, 



ışıl ışıl bir cadde... 




Ve bunların hepsi sur içinde... Gruyeres tamamdır. Ben bayıldım. 




Niye bayıldım? Çünki yine dağda. Bak tekrar ediyorum: İsviçre'nin olayı dağlarda. 




Ve hızlıca geldik ertesi güneee... Mont Blanc'a gidiyoruz şimdi. Avrupa'nın en yüksek dağı. 


Geceden sabaha zart diye niye geçtim? Çünki gece bende kayıp. Hastalanıyorum, çok net. Hem de öyle böyle değil. Ağır geliyor. Hissediyorum. 


Lakin Nil tanrıçam bu güzellikleri görsün diye, taa buradayız diye, Evo da günlerini bize ayırdı diye, yani sözün özü, plan bozulmasın diye ilaçları basıp basıp çıkıyorum sokağa... 


Gözlüğü takıp ruju sürünce sen beni sağlam sanıyorsun. Değilim... 




Sana biraz Mont Blanc'ı anlatayım... Bi kere hava çok soğuk tamam mı. Üstelik zirvesine, tepesine falan da çıkmıyoruz. 



Ortasından bir nehir akıyor. Nehirde yine aşk kilitleri. Aman Allah ayırmasın, gözümüz yok. 



Dağ, İtalya ile Fransa'nın arasında dikiliyor.  




Bir sürü teleferik hattı var yukarı çıkan ve bunların bazısının adı görüntüsünden dolayı "toplu iğne" falan... 




Buna bayıldık... Evo daha önce teleferikle çıkmış. O kadar soğukmuş ki, ceee yapıp inmişler hemen. 




Makaronlar ve şekerlemeler göz alıyor... 


Bak yine bir Chalet. Tabii sunisi bu. 





Hakikisi burada... 



Bu Mont Blanc'ın altında 11 kilometrelik bir tünel var. Otomobiller geçiyor içinden. 1999'da çıkan bir yangında, tünelde 39 kişi boğularak ve yanarak ölmüştü. 




Böyle şeyler, Avrupa'nın ortasında bile olabiliyor. Demek ki, bizim memlekette olan bir şeyin üstüne hemen "Yaa nolacak işte bura Türkiye" diye kestirip atmamak ama kıçı da yaymamak lazım... 



Ben bu ecnebilere gittikçe bilhassa estetik yoksunluğumuzu çok net görüyorum. Baksana şu sinema binasının cephesine... 



Mont Blanc'ın tepesine çıkmak ve tünelinden geçmek başka bir sefere kalıyor şimdilik. 




Sımsıcacık bir şarap molası veriyoruz... 



Ha bayıldım, ha bayılıcam. O kadar dökülüyorum. 



Sonra Evocum gaza basa basa bizi eve geri getiriyor... 



Ve İsviçre'de son günüm, pijamalarımla kanepede ve odamda kimselere hastalık bulaşmasın diye tek başıma geçiyor. 



İşte hâlim bu... Beni hiç böyle gördün mü? Ateşim 40'larda, iki kere bayıldım. Korkudan hastaneye de gitmedim. Şimdi bu İsviçreli her şeyi muntazam ödlekler, Hindistan'dan henüz geldim ve ateşliyim diye beni kim bilir nelere maruz bırakır... Oysa ben biliyorum. Yine o domuz mu, it mi, köpek mi nedir, o gripten oldum. Doktor arkadaşım Haluk da uzaktan bu teşhisimi doğruluyor. Tek derdim, ertesi günki uçağın kalkış saatine dek Evrim ne verirse yemek, güç toplamak, ayağa kalkmak. 


Bi de bu İsviçre'nin bana bi garezi var. Geçen geldiğimde başıma gelenleri unutma. Türkiye'ye dönüşte hop gözaltına alınmıştım. Onu şurada anlatıyorum. 


Eh ne diyeyim, Allah beterinden saklasın. Hepimize geçmiş olsun... Bu sefer de böyle oldu n'apalım. Sırada 4 günlük Pronto Tour için takip edeceğim Dubrovnik seyahati var. Şimdi hızlıca iyileşip ona hazırlanmalıyım...

Yine burada olduğun ve benimle yorulduğun için sana çok teşekkür ederim. Patlatalım mı bi şarkı. Hadi buyur: 


Çarşamba, Haziran 03, 2015 tarihinde yazıldı.

12 yorum:

  1. anlatım ve resimler şahane ama en bi şahane olan Nil'in elleri:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet ellerde öyle bir durum var. İnsan eli gibi diil, Alien eli gibi. :D

      Sil
  2. Ayağına, kalemine sağlık abla , bu arada geçmiş olsun😔

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kuzum benim çok teşekkür ederim. Sahiden çok fena oldum. Apandisit patlamasından sonra ömrümün ikinci fena vakası diyebilirim O da ecnebinin memleketinde yakaladı. :)

      Sil
  3. Çok güzel gezmiş ve yazmışsınız.Çok eğlencelisiniz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili Pınar, çok tatlısın. Teşekkür ederim.

      Sil
  4. Harikasın Nur :) Gez, toz, eğlen,yaz, yaşa ve bize de yaşatmaya devam et lütfen :) sevgiler

    Deniz

    YanıtlaSil
  5. Nur Hanım, dun aksam kesfettim blogunuzu, cok tatlısınız, takipcinizim artık 😄 kızımla da adaşsınız daha bi sevdim sizi 😜

    YanıtlaSil
  6. Nur Hanım supersiniz, dun aksamdan beri yeni kesfimsiniz, takipcinizim bundan boylee 😄

    YanıtlaSil
  7. Blog'unuzu ekşi sözlük'te keşfetmekle beraber, ne kadar şanslı biri olduğumu düşünüyorum.. Yurtdışı hayalleri olan birisiyim, ileride doya doya tadacağım inşallah ve sizinde aşşağıdaki ''banner''da dediğiniz gibi 'gezmeyeceksek niye doğduk' felsefesiyle hemfikiriz. Bu arada geçmiş olsun dileklerimi sunarım, severek takipçinizim bundan sonra, kendinize çok iyi bakın..

    YanıtlaSil
  8. Blogunuzu Isvicre'ye tasinacagim belli oldugunda bulmus, merakla okumustum! Cok az yazi olan Isvicre hakkinda bir seyler bulmak ilac gibi gelmisti :) Simde ben de kendimce buradaki tecrublerimi anlatmaya basladim, bu yaziya geri donup Mont Blanc'i da gezilecekler listeme ekledim.
    Sevgiler!
    12ay12yer

    YanıtlaSil