ORMANDA NASIL KAYBOLDUK



18 Ağustos'ta, Anadolu Dağcılık organizasyonu ile orman içinden yürüyerek Kungul Dağı'na tırmandık. Liderimiz Argun Baydan'dı. Ben bu işe ilk kez kalkıştım, benim gibi acemilerin çok olduğu bu deneyimde bak başımıza neler geldi. 


Argun, organizasyonun duyurusunu Facebook'tan yaptığı vakit, altına bir ibare düşmüştü: Kolay parkur! 


Mor çizgi ile gösterilen yerler, yürüyüş ve tırmanışın sonunda kat ettiğimiz mesafeyi gösteriyor. Gel yine en baştan başlayalım. 


Gezmeyi evet çok seviyorum ama outdoor deneyimim pek yok. Çantama su, çakı, koruyucu kremler, yedek giysi falan koydum. 




Kadıköy Evlendirme Dairesi'nin önünden saat 07.15'te kalkacak aracımız için bir taksiyle uçtum. 



Evlendirme Dairesi'nin önü, pek çok tur için kalkış noktası zaten, bilen bilir... 



Aracımız 30 kişilik...



Ortadaki siyahlı Argun. Herkesi selamlıyor, tanışıyor.  



1,5 saatlik yolculukla Kocaeli Yuvacık'a varıyoruz. Kahvaltı ve alış veriş molası bu... 


Haritaya bakarsan, işte tam buradayız. 



Rizeli Mustafa'nın dükkânından geliyor çaylar. Mustafa çok komik. Rizeli, ne olacaktı ki başka?


Mustafa bu... 



Öyle güldürüyor ki, ağzımızı burnumuzu toparlayamıyoruz... 


Benim dedemin de Rizeli olduğunu öğrendi ya, bana iltimas geçiyor, Temizel Çay Ocağı işlemeli bir çay bardağını hediye ediyor.  


 

Üsküdarlı olduğumu da öğrenince, "Erdoğan'ın Kısıklı'daki evini biliyor musun" diye soruyor. Başbakanın sıkı bir fanı. Zaten Yuvacık da bildiğin küçük Rize imiş...   



Yuvacık'taki bu küçük meydanda efsane bir kasap var. Köfteleri müthiş. 4 köfteye 5 lira verdim.   


Yuvacık Barajı

Ve yeniden yola çıktık. Kirazdere Baraj Gölü'nden geçiyoruz. Yuvacık Barajı da deniyor. Çok güzel di mi? 

Kungul Dağı

Kısa bir yolculuğun ardından parkura ulaşıyoruz. Argun, nasıl davranacağımızı anlatıyor. 


Sağdan sayıp, her birimiz numaramızı alıyoruz. Ben 22 numarayım. Toplam 28 kişiyiz.



Ve hatıra fotoğrafı çektiriyoruz... 



Sonra başlıyoruz yürümeye... 



Grupta tam tekmil teçhizatıyla gelenler var. Kendimi çok şapşal hissediyorum. Bir de pantolonumu çıkarıp kapri giydim, bak bu başıma neler açacak biraz sonra. 


Baltalar elimizde, uzun ip belimizde, biz gideriz ormana hey ormana! Balta dedim di mi? Dedim. Bir sahnede balta dendiyse, o mutlaka görünür... Okumaya devam!


Liderimiz Argun'a sokulup biraz bilgi alıyorum. Aladağlar tırmanışını anlatıyor bana. 


Aladağlar, Mars gibiymiş. Her yer sapsarıymış. Öyle ki, engin bir yerden bakarken, yükseltileri gözle ayırmak neredeyse imkânsızmış. 


Burak önden çift baton ile gidiyor. Baton dediğim o elindeki çubuklar. Keçi ayağı gibi zemine tutunmasını sağlıyor. Benim yok. 


Ormanın içine doğru daldıkça, başka bir dünya karşılıyor. 


Ağaçlar semiriyor, bitkiler gürleşiyor... 


Yer yer pınarlara denk geliyoruz...


Kaynaklardan akan su, bazan yolumuzda çamur birikintilerine yol açıyor. Şehrin cici çocuğu bizler buralardan geçerken "Ay ıy bıyk" diye sesler çıkarıyoruz, hem ayakkabılarımızdan hem ağzımızdan.  



Çamura ilk battığım yerde, fotoğrafını çekiyorum ayakkabımın.  


Ali de beni çekiyor. Deliyim sanıyor herhalde.  


Yokuş tırmanıp vıccıııyklardan geçtikçe suratlar bu hâle geliyor. 


Ve yol gittikçe zorlaşıyor... Bu iyi... 


Yol ayrımlarına geldikçe duruyor, sayı alıyoruz. Herkes tek tek numarasını bağırıyor. En arkada artçı Ajda duruyor. 


Sonra yeniden tabana kuvvet. 

baton

Gözüm Burak'ın batonunda. Bir sonraki orman, dağ faaliyetime kadar satın almalıyım!


Ama bu yürüyüşte, bu sopayla idare edebilirim. Sopa mı dedim sana beeen, kıyamam, arkadaşım benim. Sonuna kadar abanıp gittim valla. 


Bu suların içinden geçerken hele, sırıkla uzun atlama sporcusu gibi kendimi çamurdan fıydırıp hoop karşıya geçiverdim. Onların batonlarından daha bile sağlam. Canım benim. 

böğürtlen

Ormanın içi böğürtlen dolu. Ne fena, hiç böğürtlen görmeden büyüyen bir kuşak var şimdi. Valla var. 


Toplayıp avuç avuç lüplettik. 


Suları doldurup doldurup içtik. Bu Ahmet. Öğretmen Ahmet. Fenci. Kısaca: Hocam!


Grubumuzda başörtüsüyle katılan bir arkadaşımız da var. Hoşuma gidiyor bu. Toplumdaki ayrışmalar malum. Bir kadın başının örtüsüyle de haşemasıyla da canı ne istiyorsa yapmalı. Yapabilmeli. Onların, doğanın nimetlerinden yararlanmaları hâline aşağılayan ve düşman nazarlarla bakan elitist takımı telin ediyorum. Vallahi ediyorum. 


Uyyy anam, orman böğürtlen konusunda çok cömert. 

trypophobia

Mantar konusunda da. Ay ben buna bakamıyorum. Delik fobisi diye bir şey duydun mu? Tripofobi ya da trypophobia deniyor. Böyle gıldır gıcıklı şeylere bakamaz benim gibiler. Bütün tüylerim diken diken oluyor. 




tripofobi

Bu da onun başka bir rengi. Herhâlde zehir küpüdür. 



Aaa, ısırılmış elma. Önden gidenler attı muhtemelen derken kafa basıyor. Bu da mantar! 



Sen şunun güzelliğine bak hele! Kanma ama sakın. Hayatta da karşına çıkar böyle şatıfilli insanlar. Ay nasıl zehirler seni. Dönüp arkanı kaçana kadar bakarsın ki her yanın yara bere içinde kalmış. Kanma arkadaşım kanma!


Derinlere doğru daldıkça ağaç tünellerinden geçiyoruz. 


Ağaçlar büyüyor, sıklaşıyor, uzuyor... 



Ve ormanın asıl sahiplerinin izlerine denk geliyoruz. "Argun, bu hangi hayvanın dışkısı" diye soruyorum. İhtimalleri sıralıyor. Ama ben eminim: Bunu yapan insan olamaz!


Bunları hep Ali çekiyor. Kolumda en iyi arkadaşım Hakkı. Sevdiğim eşyama isim veririm.  



Bak, kuşburnu. Kız, ben kuşburnunu tanımadım ya evvela. Allah canımı almasın!



Bu, orman gülüymüş. Baharda mosmor çiçek açarmış.Yaprakları zakkuma benziyor. 



Bunlar yere serpilmiş binlerce minik yeşil yıldız. Adını bilmiyorum, Yıldız çiçeği koyuyorum. Kim karışır?



Bu gelin kıza bayılıyorum. Sarı taç yapraklarının ortasındaki toplar âdeta inci. 


Bu mor civanlar lavanta gibi ama değil. 


Neredeyse bütün bitkileri ağzı açık fotoğraflıyorum. 


Baksana sen şunlara... 


Mantarlar her yerde... 


Nah kafam kadar yapraklar var desen, yetmez, kafanı iki kere sarar. Öyle büyük. 


Yürü Allah yürü, acıkmaya başladık. 



Argun, ateşi yakmaya az kaldı deyince, Hocam Ahmet havaya uçtu. 


Biraz daha gittikten sonra

piercing

kamp yerine ulaştık. 


Derhal yayıldık. Kimi örtüye


kimi taşa, toprağa.


"Pişt, kızlar bi poz verin hele bi'bakiiim" dedim... 


Ben de Hayat Güzeldir pozu verdim. 


Ali oradan laf attı. "Sensin bi'kere oooo" diye laf yetiştirdim. 


Kamp yerinde ayakkabılarım artık bu hâldeydi. 


Batonları ağaca dayadık... 



Bu, Gökhan'ınki... 



Bu da benim Hakkı. 


Argun hemen ateşi yakmaya koyuldu. 


Eli çok çabuk ve becerikli. 


Ateşe bunları da ekleyip...


Kısa sürede amacına ulaştı. 


Gaz ocağı, pürmüzü, her şeyi var... Baltası bile!



Ben sana, bir oyunda baltanın adı geçerse, o mutlaka görünür demiştim di mi? 


Ateş yanınca, hepimiz ışığa koşan pervaneler gibi etrafına doluşuyoruz. 



Etleri, köfteleri, 


sebzeleri üzerine dizip


keyifle pişiriyor, 


afiyetle lüpletiyoruz... 


Karnımız da doyunca hâliyle şımarıyoruz. Burak ile bol bol ABD ve Route 66 muhabbeti yaptık. Yakında o da Amerika'ya gidiyormuş. Tarihlerimiz denk düşmüyor ama. 


Argun verdiği sözü tutup kamp tenceresinde Türk kahvesi pişiriyor. 



Ve herkese servis ediyor... Bu kadar kahve, 50 gr'dan çıkıyor. Köpüğü de deli gibi. Kısık ateş ve taze kahveden sanırım. Liderimizin hakkını da yemeyelim. Becerikli adam. 



Kamp yerimizde de bir kaynak var... 



Şişeleri doldurup  



bulaşıkları yıkıyoruz...



Yanacak çöplerimizi yakıp yanmayanları poşete koyuyoruz ve poşeti de yanımıza alıyoruz. 28 kişi tek tek 5'er dakika taşıyacakmışız çöpü...  



Ve ateşi suyla iyice söndürüp yola çıkıyoruz yeniden. Argun uyarıyor: "Parkurun zorlu kısmına geçiyoruz, biraz dik tırmanacağız"  


Argun hepimizi doyurmaktan ötürü iç huzuruyla dolmuş gibi gülüyor. Argun zaten hep gülüyor. Onu sinirlendirmek zor. 



Kamp yerinden ayrılırken toramanı bulduk. Ormanın sümüklü böceği bile bir acayip!


Hadi bakalım, yeniden bilinmezlerin içine yürüyoruz... 


Yine bitkiler karşısında büyüleniyorum. 



Tanıdık papatyaları görünce seviniyorum... 


Arıcık harıl harıl çalışıyor... 



Pembeler göz kırpıyor...



Hepsinin tipi, şekli başka. Adlarını bilmiyoruz. Nereden bileceğiz? 



Yapraklar dev gibi dev... Bunun içine oturabilirim. Hadi oturdum bir şey değil, inan ki sığabilirim. 


Grup önden devam ederken, biz arkada 5 kişi biraz fazla fotoğraf çekip etrafı kurcalama derdine düşüyoruz. 



Murat bu kuyruğu buluyor. Ah canım, sincap herhalde!


Eğrelti otları da eşek kadar. Karpuz tezgâhlarına buralardan toplayıp seriyorlar demek. 


Grup iyice uzaklaşıyor. 


Aaa, bu mavi çiçekleri de çekelim...


Oha, böceğe bak, neredeyse yumruğum kadar ve mosmor!


Ağaçlar da valla billa dev gibi... 


Böcekti, kuyruktu, çiçekti derken ana! Anaaa! Anaaaa! Bir ileri bakıyoruz ki... Eeeeeee, grup nerede?




5 kişi orada öyle sap gibi kalıyoruz. Murat'ı ikiye ayrılan yolun bir sağından bir solundan ileri koşturuyoruz. Yok! Uçmuşlar! Nasıl bu kadar sürede kaybolduk, biz de anlamıyoruz... Dümdüz gidemiyoruz, zira yol burada çatal oluyor. En iyisi oturup bekleyelim diyoruz. 


Nasılsa Argun biraz ileride sayı alacaktır 5 şaşkının olmadığını görünce geri dönecektir diye umut ediyoruz.  


Allah'tan çok geçmiyor,  Argun uzaktan düdüğünü öttüre öttüre geliyor. 


45 dakika kadar bekledikten sonra Argun'un düdüğünü duyuyoruz uzaktan. Gruptakiler bizi fotoğraftaki gibi havalara uçarak karşılıyor! 


Şimdi bir kere kaybolduk ya, lokasyonumuzla daha yakından ilgileniyorum. Rehberimiz haritadan nerede olduğumuzu gösteriyor. Abbooo, öyle bir derindeyiz ki, nasıl çıkarız buradan diye ufaktan üç buçuk atıyorum. 


Ve bu kez orman yolundan ayrılıp cangılın da cangılına giriyoruz. İşte azap burada başlıyor. 


Kaptan hepimize şöyledir böyledir diye yol yordam öğretiyor. 


Bu fotoğrafı da kendisi çekiyor.


Ormana iyice sokuluyoruz...



Bir yanı uçurum, daracık yerlerden geçiyoruz...


Kız Gülseren, önüne bak, düşersin! 



Tıkla oynasın. 


Otlar ne acayip di mi? Marihuana tarlası gibi. Olur olur!


Yara yara ilerliyoruz. Bu arada çöp torbası numara sırasına göre elden ele geçiyor. Ben biraz gıcık oluyorum, "Bana ne kardeşim herkes çöpünü çantasına koyaydı, benim çöpüm yok ki orada" diyorum. 


Yolumuza devrilmiş ağaçlar çıkıyor. 


Argun taa en önde, ona ulaşamam diye kendi telefonumdan lokasyonumuza bakıyorum. "Ormanın içinde, dağın tepesindeyiz Banu" diyorum. En iyisi, rehbere itaat et, rahat et!


Ulu ulu ağaçlar görüyoruz. Pantolonu çıkarıp kapri giydim ya mal gibi... Isırganlar annemi pek özlemiş, hatrını sorup duruyorlar kadıncağızın...


Fotoğraf çekerek, çöp taşıyarak, oflayarak, poflayarak, inim inim inleyerek cangılın içinde devam ediyoruz. Valla bak cangıl. Arada bir en öne "Hanseeeel, Grateeeel, yavrum ekmek atmayın, taş atın.. Kuşlar yer, yolu bulamazsınız" diye bağırıyorum. 


Nihayet o cangıl sona eriyor, açıklığa kavuşuyoruz. Bazı kızlar çok söylendi çok. 


Ben Argun'a laf ettirir miyim? "Aaaa Arguncum çok iyi geldi vallahi. Bunun üstüne gider 40 km de bisiklete binerim" diyorum. Yalan da değil ha, valla binerim...  



He he, tam köyün birine çıkıyoruz ki arkadan bir ses işitiyorum: "Yirmi ikiiiiiiiii..." Çöp sırası bana gelmiş. Bir arkadaşın elinden alıp



tak diye çöpe atıyorum. Hayat bazan da bize gülsün be 



Bu köy erik ağaçlarıyla dolu...



Tabii ki dalıyoruz...




Cepleri de dolduruyoruz... 



Ay bak burası çok hüzünlü, Hakkı'dan ayrılma zamanımız geldi. Hakkı'yı usulca oraya yatırıyorum, "Bana bak hakkın geçti Hakkı, hakkını helal et" derken, arkadan bir köy sakininin bana kıkırdadığını görüyorum... 



Otobüse binip yola koyulduğumuzda güneş körfezin içinden suya değip cısss etmeye hazırlanıyordu... 



Hava biraz daha kararınca, dallara takılmış uçurtmalar gibi bayıldık yolda...



Ve nihayet evdeyim...  Bak ben çok yaramaz bir çocuktum. Düşmediğim dam, kırmadığım cam yoktu...  Ama çoraplarımı bu hâle getirmek 40'lı yaşlarıma kısmetmiş. 

Şimdi sana rakamlarla geziyi toparlayayım:

İstanbul'dan yola çıkış: 07.15
Yuvacık'tan yola çıkış: 19.00
Ormanda kat ettiğimiz yol: 17,65 km
Tırmanma: 930 metre
İnme: 800 metre
Anadolu Dağcılık'a ödenen: 50 Lira
Yeme içme: Taş çatlasın 20 lira kişi başı (Kasaptan aldığına göre)

Fotoğraf desteği için Sevgili Ali Sayar'a teşekkür etmeliyim. Sağ ol Ali. Anarşik seni! :)
Çarşamba, Ağustos 21, 2013 tarihinde yazıldı.

9 yorum:

  1. Kalemine sağlık Mollacığım :)

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Ummm, acaba sen hangisisin? :) Sağ ol Avrupacığım, Birlikciğiiim, AB'ciğim. :)

      Sil
    2. Ben Argun canım :)

      Sil
    3. Pas attım, gel gol olsun diye, adam teeee kaç hafta sonra cevap verdi. Hadi Pazar günü gidiyoruz hadi hadi. :)

      Sil
  2. 22 numara diye bağrışımı hatırladıkça hala gülüyorum:)) (bendim o) paylaşım için teşekkürler!

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili Serpil, canım 21, :)

      Vallahi de billahi de duymadım. :)

      Sil
  3. E yani, biz de ormanda sürtüyoruz ama bu kadar ballandıramıyoruz yani.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Beraber gidelim doktor... Sen çağır, ballandırması tatlandırması benden. Güzel karın Pınar'ı öpüyorum. Bir araya getir bizi...

      Sil
    2. Evet, ormanda sürtmek de güzel iş ama, onu ballandırarak anlatmak, apayrı bir yetenek ister...

      yine tebrikler, yine tebrikler...

      Homeros7

      http://www.youtube.com/watch?v=1ilLUT1IntY

      Sil