KOŞ KOS'A KOŞ


22-29 Haziran 2013 günleri arasında Bodrum'daydım. Bodrum'u ve Elif'in evini başka bir yazıda anlatacağım. Bu yazının konusu, 28 Haziran günü geçtiğim Kos Adası. Yani İstanköy.

 Yunan adaları ziyareti için vizede tevatürler çok çeşitli. Öncelikle bir saatlik ziyaret bile olsa vize yokmuş diye hiç hayal kurma, Yunan adalarına vize var.

Kos'a geçeceksen, planlarını sağlam yapmakta fayda var. Dikkat et, 3 gün önceden başvurman gerekiyor! Bodrum Kalesi'nin hemen ötesindeki limanda turizm şirketleri var, hani tekne turları ve Kos seferleri düzenleyen. O şirketlerden birine gidip, pasaport ve kimlik fotokopisi vermen yeterli. Bir fotoğraf ve 50 Euro da para alıyorlar. 


Günlük vize... 


Bak bu boarding card...


Tekneler gayet efendi büyüklükte ve güvenli. "Ay deniz tuttu, uy başım döndü" diye olay çıkarma. Otur ve keyfine bak. 


Bu keyfin bedeli de 17 Euro. Yani vizeye 50, tekneye 17, toplamda 67 Euro ödüyorsun... 


Elif ile gidiyorum. Elif benim fakülteden arkadaşım. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yani. Kadın arkadaşlarım hazinemdir... 


Bodrum'dan palamarı çözdük, kalktık. Tekne 09.30'da hareket ediyor. Evet, teknenin dikiz aynası var. 


Bodrum'dan kalkınca göreceğin manzara böyle... 


Kalktık gidiyoruz. Sancak tarafımızda limanın mendireği... 


Kıyı kıyı biraz daha gidince, Bodrum Marina'dan geçiyorsun. Elif'in evi tam da bu marinanın arkasına denk geliyor. Bir hafta orada kaldım...


Ben öyle oturduğum yerde sabit duramam. Kalktım tekneyi turlamaya başladım. Üst güverteyi hiç sevmedim. Yere monte edilmiş dandik plastik koltuklarla ucuz düğün salonu gibiydi. Keşke bacağımızı uzatıp güneşlenebileceğimiz bir konfor yaratsalardı. 


Salmakis Koyu burası. Namı diğer, Bardakçı. Koyu renkli kısım yangın geçirmiş. O gördüğün bina, Salmakis Otel. 2011'de Monur ile kalmıştık. Kulakların çınlasın çocuk. Ben Kos'ta iken o Los Angeles'taydı. Monur'u, Tunus yazımdan hatırlarsın. 


Bardakçı Koyu'nun çıkışı. Bayrakçı Koyu gibi olmuş... 


Bu turuncular, sanırım batarsak canımızı kurtarmak için.


Bak Kos çok yakın. Karşıdaki tepeler Yunan toprağı. 45 dakikada gidiyorsun. 8 deniz mili mesafe var. 


Yunan'ı gördüğüm anda Türk arkada bu kadar yakın. Tam ortasında olmak büyüleyici... 


Şimdi Yunan karasularına girdik ve Yunan bayrağı çekmek zorundayız... O sırada babamı aradım heyecanla, babam kaptan. "Baba, çok güzel bir şey oluyor, Türk suyundan çıktık, Yunan suyuna girdik, bayrak değiştiriyoruz" dedim. "Haa, eeee..." dedi. Tabii, denizcilere bunlar sıradan eylemler. 


Sadece kendi bayrağını seven insanları sevmem. Ya bütün bayraklar kutsaldır, ya hiçbiri! Bayrağı ters tutmuşum. Eeeee, n'olmuş?
Arkada Mustafa Kemal, kafamda Venizelos... Rakı, sarma, midye, pilaki, cacık... Şu iki halkın zamanında birbirini boğazlaması ne acı... Ne saçma... Hep erkek işleri bunlar!


Bayraktı haydı huydu derken aa, bi' baktım Kos'a geldik bile... 


Bak yukarıdaki yelkenli yakından böyle. Işık ters, biraz karanlık, idare et... 


Birazdan Yunan'a ayak basacağım. 


Schengen ve günübirlik vizesi olanları ayrı ayrı sıraya sokuyorlar. Benim dahil olduğum günlükçülerin sırası daha azdı. Kolayca geçtim. 


İner inmez ilk dikkatimi çeken bisiklet ve motorların bolluğu oldu. Tamam Bodrum'da da çok ama burada bambaşka... 


Ve elbette bisiklet yollarını çok kıskandım. Bodrum'da yok. İstanbul'da zaten çok az... 


Elif daha önce iki kere geçmiş adaya. Ama bu ziyaretler bizim tembel komşunun tatiline, şusuna, busuna denk gelmiş. Birinde de aylardan Kasım'mış. Yani tadı tuzu olmamış. Dolayısıyla o deneyim bir işe yaramıyor. Tam olarak ne yapacağımızı bilmiyoruz. 


Limandan iner inmez restoranlarla kıyı şeridine çıkıyorsun. Biz sola doğru yürüyüp, bu güzel kemerin altından geçtik. Bir akvadük mü, tak mı, köprü mü tam bilemedim.


Yolda ATV de gördük. Ve hemen kiralayıp, saat 16.30'da dönüş için harekete geçene dek adayı turlamaya karar verdik. 


Bu Dimitri. Mimiiiss diye çağırırlarmış Dimitrileri Rum'da. Ben de arada bir Memiş, arada bir Dimitri diye sesleniverdim. Dimitri, karısından ötürü Muhteşem Yüzyıl seyrediyor. Fatmagül'ü de biliyor. 


Lastiğini değiştirdiği ATV bu. Bunu ben kiraladım. Günlüğü 40 Euro. Onlar iki kişi bindi diye 50 Eurolarını aldılar... Evet kazıklandık ama acıdık fakirlere, çok pazarlık yapmadık. 


Kartla ödedim. Türkiye'de ATV'ler günlük 70 ila 120 lira. Tunus'ta 30 Dinar, yani 30 Lira'ya denk gelen bir bedel ödemiştik. Ama o da çok tel maşa bir ATV idi. Bu fiyakalı... 


Aman uyarayım, ehliyetin yoksa binemezsin ha!


Bu da Eliflerin ATV'si, yeşil... 


Güzel Elifim benim... 


Dimitri, çak çak çak!


Çakarsın tabii, kaptın 90 Euro canlıyı... 


Şaka bir yana, sıcak insanlar... İnsan zaten sıcak bir şey. Soğumayı, kazık atmayı, sahtekârlığı sonradan öğreniyor. 


Elif'in keyfi kebap! Eşinin arkasına oturuyor. Türkiye'de de motora öyle biniyorlar. İnsanın hayatındaki adama sonsuz güvenmesi ne güzel... 


Bak buradan izleyebilirsin... 


Youtube'dan o linke tıkladıysan, yolun devamında bir tepeye çıktığımızı söyleyeyim şimdi sana... 

ATV ile saatte 80 km'ye kadar çıkabildim. Belki daha basılır da ben şimdi iş açmayayım başıma dedim. Motor deneyimim de olmadığı için bilmediğim bir durumla ilk kez karşılaştım. Evet, bikini üstü ile ATV sürünce havadaki bütün toz zerreleri birer toplu iğne başına dönüp çıt çıt çıt değdiği yeri çok acıtıyor. Ve gözlük şart. Gözlerim şıpır şıpır aktı. Daha büyük gözlük lazımmış, ben bugün bunu anladım. Bir de bacaklarımda amele yanığı oldu. Ama omuzlarım çok güzel bronzlaştı, canıma can geldi. 


Elifciğimin çok güzel bir huyu var: Para yemeyi çok seviyor. Haritada Alman mahreçli market Lidl'ı arıyoruz. Yeşil parmaklar onun... 


Eşi güzergâhı belirliyor. Bu esnada kullandığı parmak manidar... 


Onların ATV'de benzin yoktu. Benimki doluydu. O kadar dolandık, ibre oynamadı valla. Aldığım gibi geri verdim. Fotoğrafa tıklarsan büyür, fiyatları görebilirsin...

Arkalarından takip ederken "Bas bas paraları Leylaaaya, bi' daa mı gelcez dünyayaaaa" diye kendimi Elif'in alış veriş temposuna hazırlıyorum. Biliyorum, ben de duramayacağım... 


Marketle kafanı çok şişirmeyeceğim. Lidl, bildiğin Alman BİM'i. 1,5-2 Euro'ya şarap aldık. Aman bir de lezzetli, inanamazsın. Pişman oldum tek şişe aldığıma. Bu gördüğün konserve kutusu süt. Ne acayip di mi? 


Tamam, zeytinyağı bir miktar yeşildir ama böylesini hiç görmemiştim. Yemyeşil. Hayır almadım. Daha bildiğim rengini seçtim. 


5.90'a satıyorlarmış o yeşil yağı... Hiç Latin alfabesi kullanmıyorlar neredeyse. Canın çıkıyor anlayana kadar. Ya da anlamadan bodoslama alıyorsun. Kasada anlıyorsun başına geleni. 


Çok çok peynir aldık. Bizde çok pahalı olan peynirler, onlarda makul. Amerikan markaları da vardı, doldurduk acımadık... Fıstık ezmesi ve Marseiliais marka duş jelleri favorim. Tunus'tan da almıştım. 


Kos'a turist mi gittik, semt pazarı ve marketten evi mi donattık belli değil. Ama zevkten dört köşeyiz Elif ile. Lidl'ın ardından Carrefour bulduk. Ben her iki markette sanırım 80 Euro kadar harcadım. 


Artık çok acıktık ve bir an önce bir şeyler yemeliyiz. Zira kahvaltı da etmemiştik ve dönüş zamanımıza da az kaldı. 


Selçuk'u, hemen hemen hepsi tevazu sahibi restoranlardan birine oturtup, biz Elif ile yine para yemeye koştuk. Bak bunlar oinokhoe. Yani yonca ağızlı kaplar. Kırmızı ve siyah figür tekniği ile yapılmış bu kaplara bayıldım. Elifciğime ve kendime birer tane kaptım. Tanesi 12 Euro. Bir gıdım indirim yapmadı eleniko! Prensip sahibiymiş o. "Kışın ağlarsın" dedim içimden. 


Canım benim, yüzündeki ifadeye bak. 


Bunlar Nymphe. Yani, su perisi. Aslında doğa perisi diye de genişletebilirsin. Yunan mitolojisinde bu güzel kızların, nymphaion denen çeşmelerde yaşadıklarına, suyla oynadıklarına, oralarda serpildiklerine inanılıyor. Hayat da onlara güzelmiş be!


Tuğçe bu Seda Sayan'ı görünce bayıldı. "Almadım kızım, 27 Euro istedi prensipli" dedim... 


Bunlar da reliefli yani kabartma figürlü kaplar. Bunlardan da almadım. 


Ama magnet görünce dönen gözlerimi tahmin edersin!  2-3 Euro falan... Hediyelikçide sanırım 60 Euro yedim bitirdim. Kartla ödedim. Ekstre gelince belli olacak ak koyun kara koyun... 


Haydi şimdi sofraya... Mythos Bira... Güzel valla. 


Yüzümü niye ekşitiyorum güzelse? E fotoğraf çekeceğiz diye üst üste kafama diktim. Sonra beğenmedim fotoları. Beğenmedikçe yeniden çektirdim. Her seferinde mal gibi içmeyeyim diye aklıma da gelmedi. Aç karnına zor bir mesai idi yani. 


Greek salad. Hiçbir numarası yok. Soğanları da eşek toynağı kadar doğramış. 


Sarımsaklı ekmek güzeldi. 


Hele bu tabak enfesti. Köftesi, patlıcanlı böreği, etli barbunyası, sarması, dolması... Ummm, tabaktan lezzet akıyordu Kuran çarpsın. Ama dönüş saati geldi çattı diye bitiremedim ben yemeğimi. İçimde ukte kaldı. Toplam 38 Euro yemek parası ödedik.


Dönüş için limanın yolunu tuttuğumuzda EVRİM isimli bu tekneyi gördüm. Benim İzmir'de Evrim diye bir can arkadaşım var. Bu satırlar yazılırken o Cenevre'de. Sağda solda üzerinde Evrim yazan ne görsem, çekip fotoğrafını yollarım ona. 


Hadi diyor, Türkiye'ye gidiyoruz, Bodrum'a!


Bu da Kos'tan kalkış ve dönüş saatleri. Asla yetmiyor bu kadarcık saat. Düşündük, sebebi ne olabilir dedik. Ben, "Ya hu adamlar tembel ya, limanda ve pasaportta çalışanlar, biz 17.00'den sonra parmak oynatmayız, demiştir. Biz de onlara uymak zorunda kalmışızdır" dedim. Kabul gördü. Sahiden saçma bir saat. Çünki o saatlerde deniz de oluyor. 


Deniz olması ne demek? Rüzgâr oluyor yani. Bak denizin üstü köpük köpük dalgadan. Kuzular geçiyor derdik biz küçükken. Oysa tekne biraz daha geç kalksa, rüzgâr kalır, yolculuk da daha güzel olur. Rüzgâr kalması ne demek? Bunu da sen bul. Ya da bekle, bir sonraki tekne gezimde yazayım... 


Bu fotoğrafı çok sevdim. Ben öyle bayrak falan görünce tüyleri diken diken olan biri değilim. Ama şu iki bayrağın kardeşliği canıma dokundu. Bozulmasın dilerim. 


Ege benim büyük aşkım... Dilerim Allah'tan, yamaçlarından denizine bakacağım bir taş evim olur birgün... 


Bu küçük adaları görünce aklıma geldi. Eski haritalarda, aslında var olmayan bir sürü ada işaretli olurmuş. Ama böyle 1500'lü yıllar, İspanyol denizciler falan. Denize açılan her kaptan, dönüşte sevdiği kadına hediye olarak keşfettiği bir küçük adayı, o kadının adıyla haritaya işaretlermiş. E bu ada dediğin şey ıspanak değil, bittikçe yeniden çıksın. En sonunda adalar tükenince, kaptanlar da ne yapsın? Başlamış kıçından ada uydurup haritaya işaretlemeye. Ben de bu adaya La Isla Nur Banu Sultanos diye isim taktım. Ohh ne de has yaptım. 


Dönüş daha uzun sürdü. Dedim ya deniz vardı. Kaptan önce Bodrum'un batısına doğru sürdü. Sonra sancağa kırdı dümeni. Rüzgârı ardına almaya çalıştı sanırım. Merak edip de sormadım. Zaten cıvırdamaya yer arayan havai bir denizciydi. 


Yol boyunca telefonun aklı gitti geldi, Yunan'da mıyım? Türk'te miyim? Şebeke bi' Hellen, bi' Turko... Her Türk şebekesi bulduğumda yazdım çizdim paylaştım... Tekne ile Yunan adasına cevelan burada sona ererken ben yine maliyet raporu yazayım:

Vize: 50 Euro
Bilet: 17 Euro
Market: 80 Euro
Hediyelikler: 60 Euro
ATV kirası: 40 Euro
Yemek: 38 Euro
Toplam: 300 Euro civarı. 
Çarşamba, Temmuz 10, 2013 tarihinde yazıldı.

7 yorum:

  1. Bu haftasonu düşünüyorum biraz araştırma yapayım dedim burda buldum kendimi :) Teşekkür ederim bilgiler için.

    YanıtlayınSil
  2. Önümdeki durakta dolmuşlar kalkıyor, biz Ölüdeniz' e gidemiyoruz. Yetenek işi bu :)
    Tebrikler,

    Homeros7

    YanıtlayınSil
  3. doğal anlatımınız ve bilgilendirmeniz için çok tşkler 50 Euro luk vize günübirlik vize ücretimidir vize için sadece pasaport yeterlmidir ? bilgilendirme için tşkler

    YanıtlayınSil
  4. benim atalarımda eski adı İstanköy yani kostan gelmiş bende bu sene temmuzda gideceğim çok duygulanırım ama neyse

    YanıtlayınSil
  5. Dün akşam yemekte gene gübdeme geldi, kendi teknen veya kiraladığın tekneyle ağalar gibi gidersen ve ben ille de limandan giriş yapacam diye ısrar etsen bile Yunan ada gümrüğü ve polisi "git işine yorma beni belli ki teknesiyle gelmiş ve balyası saglam bi kardeşimizsin, Bengalli kaçak göçmen olmadığın Rolex inden ve hanımın Vuitton'undan belli " diyor. Pasaport bile sormuyollar bırak vizeyi. Biz bile kaç kere gittik.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Param var yiyorum diyosun...

      Bizi de Kamboçya'ya götürsene. Litven ya! :)

      Sil