BODRUM, BÜYÜK AŞKIM

Pazar, Temmuz 14, 2013 tarihinde tarafından yazıldı.
Taaa kıştı. 2013 kışı. Tepemin atık olduğu bir gün Elif ile telefonda konuşurken, "Sen bana gel yaza, bana gel" dedi. Bana dediği yer Bodrum. Halikarnassos... 

Mart sonu gibiydi, 22 Haziran'a biletimi aldım, kenara koydum. 



Giriş fotoğrafı, doğal olarak Bodrum Kalesi... Aynı zamanda Sualtı Arkeoloji Müzesi. Duvarında, "Eserler sudan çıkarılmıştır, müzemiz sualtında değildir" yazan yer... 

Hadi günü geldi, gidiyoruz. 


Fotoğraf çok fena çıktı ama radyodan çıkıp koştura koştura yetiştim uçağa. İdare et, iyisini çekemedim. 


Hep pencere kenarına oturmaya gayret ederim. 


Gökyüzünde olmak muhteşem...


Ve salimen yere konmak... 


Havalimanından Bodrum merkezine Havaş ile 10 liraya gidiyorsun. Atlas ile uçtuysan onun servisi var. Beleş...  


Kapıdan kafasını yanlamasına çıkaran, Elif... Hayır beni böyle karşılamadı. Annesi Ümit Teyze otogardan aldı. Ben uçaktayken Elif ve Selçuk biraz da yeni otomobillerini denemek için karayolundan geliyorlardı. Yolda Pegasus'un "Bizi seçmiş olsaydınız, şimdi denizdeydiniz" yazan reklâmını görüp biraz bozulmuşlar. 


Bak Ümit Teyze bu. Yaş 75 ama akıl ve enerji 40. Maşallah sana. Bu fotoğraf onların evinde değil, Gündoğan'da çekildi. Birazdan anlatacağım. 


Ev merkezde. Bodrum Marina'nın o tarafta. 4 yıldır Eliflerin. Öncesinde arkeolog bir çifte aitmiş. Elif de arkeolog. Aynı okulda okuduk. 


Elif zevkli kız. Evin her köşesine bir sürü para harcamış. Aslında lokasyonunu sevmesem de evin içindeki curcuna hoşuma gitti. Tek tek fotoğrafladım. Burası benim banyom. 


Burası bana tahsis edilen oda. Yattığım yerden çekip Facebook'a koydum, "Oy oy oy siz mesaide misiniz yoksa" diye. 


Ev kedili. 15 tane falan. İstanbul Mecidiyeköy'deki evinde de 7-8 kedisi var Elif'in. Ve Allah seni inandırsın, bunlar dünyanın en çirkin kedileri. 


Yüzü yaralııııı, 


Patisi yamuuuuuk, 


ve kulağı kopuk ne kadar arızalı kedi varsa, bütün tipler bu evde... 


Kedilere ciddi bir bütçe ayırıyorlar. Kısırlaştırılmaları, hastalıkları, sağlıkları, mamaları, İstanbul-Bodrum arası ulaşımları, bak gerçekten abartmıyorum, 3 kişilik bir ailenin mutfak masrafından daha çok para gidiyor bunlara. Hem de bu tipsizlikle!


Elif, bu meymenetsiz kedilerin, çirkin kadınların umudu olduğunu söylüyor. Anlamadım önce, "Niye len" dedim. "E kızım, bu tipsizlerin böyle ikballi yere kapılandığını gören çirkin ve geçkin kadınların içinde geleceğe dair ümitler yeşertiyorum" dedi. Hımmmm... Katmerli sevap. 


Gel önce evi gezdireyim sana...


Elif şehirde ya da Bodrum'da bir işe kalkışmak için uff bin dereden su getirirken, söz konusu yurt dışına gitmekse eğer önden uçuyor. Bunları Macaristan'dan almış mesela.  


Bunu İstanbul'da Boyner'den...


Şişe açacağını Fransa'dan...


Bu askıları da Fransa'dan...


Bunları ise Amerika Birleşik Devletleri'nden...


Bunlar Mudo...


Kuşlar Moskova'dan...


Türlü yerden magnetler aspiratörde... İçinde Singapur da var.


Matruşka Moskof'tan... Mavi kutular İkea'dan İsveç kurabiyesi.


Bunlar yine Mudo...


Duty Free'lerden türlü içki. Bu dolap, temizlerken Elif'in üstüne devrildi. Gazetecilik meslekî deformasyonundan, o an fotoğraf çekecektim. Döver diye caydım. Ev mis gibi koktu şişeler kırılınca. 


Ve buzdolabı dünya haritası gibi. Hatunun bir yılda 53 kere İngiltere'ye girmişliği var. Hatırlatırım: Bir yıl 52 hafta!


Tchibo. 


Bu da Paşabahçe...


Çiniler İznik'ten, el boyaması...


Bu evi satın aldıklarında pencerelerdeki camların çoğunu söktürüp, Nişantaşı'nda bir cam sanatçısına vitray yaptırmışlar. Tabii ki kadın elinden çıkma. Kadıncağız evi hiç görmeden milimetrik camlar yapmış ama Bodrumlu marangoz takana kadar akla karayı seçmiş.


Merdiven boşluğundaki çok güzel...


Bunları Şişhane'den almış...


Anahtarlığı Fransa'dan...


Perdeleri Cihangir'de Mariposa Atölyesi'ne sipariş etmiş. Onlar da gülleri Bursa'da işletmişler. Sanki uzay mekiği anasını satayım. "Kız annem bunları sana işler, üstüne bir de dikerdi" dedim. 


Perdelerdeki güller ile pencerenin üstündeki iki parmacık yerdeki vitrayın deseni aynı. Ay sakın ıskalama bak bunu.


Bu kediyi nereden aldığını hatırlamıyor. Ama böyle boynu bükük kedi ve kadın figürlerini Beyrut'ta görmüştüm ben...

Ev faslı bu kadar yeter. Gel şimdi tembel günler serisini anlatayım... 


Ümit Teyze atom karınca gibi, hiç yorulmadan her işe koşuyor. Burada sucuk kesen Elif ama. Sucuk demeyi hiç sevmem. Ensemdan yukarı bütün tüylerim diken diken oluyor. Iyyh!


Kahvaltılarımızdan biri. Ümit anne, yani Elif'in annesi, organik beslenmeye pek meraklı. Ama cidden pek ayrıntıcı. 


Kahvaltıdan sonra yürüyüşe çıktım. Bisiklet bulursam kiralarım diye düşüne düşüne etrafa bakınırken, Neyzen'e rastladım. "Üfle be Neyzen" dedim. Anam yine sunturlu bir küfür savurdu. "E sen de haklısın Neyzen, küfür gönlün yelpazesidir" dedim, yürüdüm...


Bodrum bisikletsiz olamazdı. Terminalin önünden sahile inen ana caddenin üzerinde, hemen terminalin karşısına denk gelen sokakta kiralık bisiklet bulabilirsin. 


Yanıma para, pul, kimlik, çanta almadan çıkmıştım. Bisikletçiye, "Siz de bir bisiklete atlayıp benimle eve gelseniz, ben size evde ödesem" dedim... "Siz alın gidin, akşama bisikleti getirince ödersiniz" dedi. Ege'nin sıcağı bunların aklını mı uyuşturuyor? Yoksa biz İstanbul'da çok mu bozulduk, bilemedim. Aldım bisikleti, bastım pedala... 


Üstelik günlüğü sadece 15 liraya... Vay be! 


Kask da buna dahil... 


Ve düşmek de! Durmadan bisiklete bindim bindim bindim, Barlar Sokağı'nın ardındaki tek bisiklet geçebilecek dar sokaklara girdim, insan içinde dolandım hiçbir şey olmadı da, sahilde adamın biri pat diye yönünü değiştirip çaprazlama yürüyünce geldi bana çarptı. Ben de adamın canı çok yanmasın diye kendimi tırtırlı beton kaldırıma attım. Ne acıdı be! Omzum da çıktı sandım. 


Geldim biraz havuzda serinledim. Canımın acısını geçirdim. 


Sonra yine çıktım. 

Evet bu da bisiklet. Ama bu ertesi günden, Yalıkavak'tan. Ve elbette dekoratif. İstersen bin...  

               

Yeni gün... Yalıkavak'a gidiyoruz. Palmarina'yı göreceğiz, niyet bu... 


Palmarina'yı Azeri Mübariz Masimov yapmış. Bildiğin zengin. 710 tekne bağlanabiliyor. 


Böyle çok çok zenginlerin mekânlarına girince bana bir köylülük geliyor. Ağzım açık bakıyorum. Acaba bu kadar para nasıl kazanılıyor? Sabah 05.00'te falan kalkmakla olmuyor yani eminim.

 

Allah'a şükür elimiz ekmek tutuyor, istediğimiz yere gidip, istediğimizi yiyebiliyoruz ama Elif'in de aklına aynı soru gelmiş ki, "Kız bu para nasıl kazanılıyor" dedi. "Valla Elif dublaj işi değil, kesin" dedim. I ıh, bu dublaj ve imsak vakti kalkma işi diil... Diil...


Marina'ya aquapark da yapmışlar. Flipperlar ağzından su attırıyor. 


En üstte bir Tweety, o da yunuslarla yarışıyor su püskürtmede... 


Mağazalar bir sürü pahalı ve kalın markalı ürünler satıyor. 


Bu dükkânı çok sevdim.


Papaz işinden dantel giysiler yapmışlar zira. Annemden isteyeceğim. Döktürür... 


Bu antika otomobiller Masimov'un sanırım. Marina'ya yerleştirmiş. Sadece bakmalık.


Dokunmalık değil. Yasak olunca dokunasın geliyor hâliyle!


Bir kız çocuğu olarak markalarını tanımıyorum... Merak edersin diye çektim. 


Bu beyaz pek güzeldi...


 Bir de bu sarı vardı.


Onun markası da böyle...


Yalıkavak'a gidip Soner'e uğramamak olmazdı. Soner benim Üsküdar Fıstıkağacı'ndan arkadaşım. Yalıkavak'ta emlakçı şimdi. Onun hayatının çok ama çok önemli dönemeçlerinde ben hep vardım. Yıllarca görüşemedik, Bodrum'a göç etti. Ama hiç bozmadan kaldığımız yerden devam ediyoruz. Ben biliyorum, Soner beni dünyalar kadar sever. Ben de onu.


Arizona'dayım desem yuttururum. Oysa Yalıkavak'taki otoparktan bir kaktüs. Allah muhafaza!


Bir sonraki gün için planım Gündoğan. 


Bu Elif'in Bodrum'da duran otomobili. "Al git nereye gideceksen, bana bağlanıp evde kalma" dedi. E ben de "Allah" dedim... Ümit Teyze'yi de alıp, Aycan'ın annesi Fikriye Abla'ya gitmeye karar verdim. 


Blog yazısını yazarken izin istedim Elif'ten. Ümit Teyze olur a, fotoğrafları kullanılmasın isteyebilir diye. Al muhabbeti oku!



Fikriye Abla, çok yakın arkadaşım Aycan'ın annesi. Yaz kış sürekli Gündoğan'da yaşıyor. 10 yılı geçti hem de bu süre. Emeklilik hayalini gerçekleştirebilenlerden. 


Her daim bakımlı ve güzel. Bizi görünce daldı hemen mutfağa.


Evi ve bahçesi kocaman.   


Bahçede bir sürü şey yetiştiriyor...



Domatesleri çiçeğe durmuş...



Biberler azmış...


Hele maydanozlar kudurmuş...


Hıyarlar hınzırca saklanıyor. Hıyara hıyar denir. Salatalık diye bir şey yoktur...


Kısır yaptı bize, bahçeden topladığı mahsulü ile...


Soğanları da bahçeden...


İki birbirini tanımayan arkadaşımın, iki birbirini tanımayan annesi ne güzel kaynaştı bilsen... Bayılıyorum kocaman kocaman dost zinciri oluşturmaya... 


Plaj giysilerimizle hazır askeriz... Birazdan yüzmeye...


Kahve içildi, fallar da bakıldı. Hadi sıra suda! Yihhuuu, denize gidiyoruz.


Fikriye Abla'nın evi denize çok yakın. Gündoğan'da Küçükbük Koyu burası... Muhtar'ın Yeri diye meşhur bir yer tam burada. 


Annem olsa, "Banuuuuu, gel gel burası limonataaa" diye bağırır, bezdirirdi deniz ısrarı ile. Ah anneciğim, denizi ne çok sever. O da Saros'ta şimdi. Yakında annemi de anlatacağım sana... 


O gördüğün küçücük kafa Ümit Teyze'nin. Çok memnun oldu burada yüzmekten... Fikriye Abla daha da açıldı, görünmüyor bile.


İçimdeki hüznü ve gözümdeki bulutları gören bu iki güzel kadın, Küçükbük Koyu'nun üstündeki bu iskelede bana güzel sözler söyleyip cesaretlendirdiler. Ayrıntıyı sorma. Sen beni dışarıdan bakınca hep öyle laylaylom mu yaşıyorum sanıyorsun? Valizimde vardı işte yine bir iki kalp kırıntısı... 


Ben onları fotoğrafladım, onlar da beni. 
Gündoğan'a belki beşinci, Fikriye Abla'ya ise ikinci gidişimdi. Çok seviyorum burayı. Çok ama. Aycan, kulakların çınlasın! Gündoğan dönüşünde otomobilde Ümit Teyze'ye "Kaçsam bırakıp senden uzaklara gitsem" şarkısını söyledim. Aylin Şengün Taşçı'dan öğrendim ben bu şarkıyı. Aylin ile de çok uzaklara gitme hayalimiz var. İnşallah. Senin de kulakların çınlasın güzel arkadaşım.


 O akşam, Berk balıkçısına gittik.  Barların olduğu sahilde, Halikarnas'ın hemen dibinde... Amma toraman çıkmışım burada. Yemin ederim 54 kiloyum bak ben!


Gündüz Ümit Teyze ile yaptıklarımızı Elif'e hararetle anlattım. Arkada Mavi Bar. Monur ile 2011'de Halil Sezai'yi dinlemeye gelmiştik buraya, Halil Sezai daha Halil Sezai değilken... 



Arka masada gördüğün laz abi, gecenin bitiminde litrelik rakı istedi masaya. Bayağı geyiği döndü bunun. Bize de ikram etti, almadık. Elif ve ben, karşısındaki hanımefendi ile ilgili sosyolojik bir analizini yaptık. Eşi, "Lan ne pis kadınlarsınız, nereden aklınıza geliyor bunlar" dedi. "E görünen köy kılavuz istemeeeez, sen safsan biz n'apalım" dedik. Ayrıntı sorma. 


Ertesi sabah, Soner'in telefonuna uyandım. Yalıkavak'taki emlakçı hani, Üsküdarlı... Daha geri gidersen Arnavut. "Kanka, benimle Kuşadası'na gelir misin, ehliyeti kaptırdım ya polise, yolda sıkıntı olmasın, arabayı sür" dedi. Oooh, kör istedi bir göz! "Gelmem mi" deyip kendimi yine yolda buldum... 


Torba çıkışına kadar arabayı Soner sürdü...


Aman Allah'ım, yolda bana ne hikâyeler, komiklikler... Soner çok eğlenceli bir adam. 


Emlak işi için bu yollardan gide gele, yoldaki dinlenme noktalarındaki esnafla kanka olmuş...


Çavuş Amca bu. Samsunlu, emekli asker. Ba ba ba, ele ba! Herrrr şeyi sen biliyon di mi lan Arnavut?


Soner'in bir hikâyesi var. Bizim radyoda anlattım, Refik, "Tamam sus, ağlayacağım" dedi. Sana da anlatayım bak. 

Soner'in annesi Şefkat Teyze mide kanserine yakalanmıştı. Eski eşim ameliyatını yapmış, midenin büyük bölümünü almıştı. Soner tek evlât. Baba zaten çoktaan göç etmiş. Anne daha güzel yaşasın diye, "Üç ay yaşamaz" dedikleri kadını aldı Bodrum'a getirdi, 4 yıl da yaşadı Şefkat Teyze. Bir gün, Soner annesinin acılarını dindirmek için buna 4-5 ilacı karıştırıp enjekte etmiş. Bunun içinde ağır uyuşturucu etkili ilaçlar da var ha! Şefkat Teyze olmuş mu Leylâ! "Hadi anne" demiş, "Gel kalamar ve biraya gidelim" O dönemler Soner'in motora bindiği dönemler. Şefko derdim ben rahmetliye, Şefko'yu motora arkasına bindiriyor. Ama Şefko kanserden tükenmiş, 35 kilo! E, bizim Arnavut, kadına ilaçları basmış masmış, kadın bir de uyuşuk. Kendini tartamıyor. Ah canım Soner, bağlamış anneciğini şal ile kendine... Basmış gaza. Diyor ki: "Banu, annem o motorun kendine iyi geldiğini sanırdı. Oysa ben kendimce annemin acılarını dindirme yolu bulmuştum. Ağır doz iğneler yapıp sadece mutlu olmasını sağlamak için ağrılarını kesiyordum. Motorda kulağıma sesini duyurmaya çalışırdı hep: 'Ah be çucuuum, bu motor bana ne iyi gelir be Soner ya!' diye. Bayılırdı kalamar ve biraya. Ah anacığım, nurlarda yatasın Şefkat"  


Benim gibi hayalperestler için bu çok dramatik bir sahne. Belki senin için de bilemem. Düşünsene! Öleceğini aklına bile getirmeyen bir ana ile öleceğini cam gibi bilen oğlu. Bodrum'da motora binmişler. Oğlan kuş kadar kalmış anasını şalla kendine bağlamış düşmesin diye. Ve o gürültüde mutluluğunu duyurmaya çalışıyor ensesinden, oğlana. Allahım! Neresinden baksan çok etkileyici...


Sonerciğim, Çavuş'un Yeri'nde bana kahve ısmarladı... 


Sonra yeniden yola koyulduk. İlk etapta Soner sürdü, ben fotoğraf çektim. Instagram filtrelerinden geçen fotoğraflar bunlar. Bafa Gölü'nden geçiyoruz.


Cervantes'i anıyoruz... 
(Burada Cenvartes diye typo yapmışım. Gözünden bir şey kaçmayan Ekşisözlük kullanıcılarına teşekkür ederim)


Anlatıp anlatıp gülüyoruz. 


Git Allah gidiyoruz. 


Tünellerden geçiyoruz. "Bak kız tünelin ucundaki ışığı çektim sana" diyor.


Yol çok güzel. Yolda olmak daha da... 


Hep OGS mi bizim fotoğrafımızı çekecekmiş, bir kez de biz onunkini çekelimmiş. Ve bunu ciğerinden kahkahalar atarak söylüyor Soner. Sen de gülüyorsun ister istemez. Adam sürekli gülüyor. 


Git babam git, Kuşadası yolunu falan geçtik biz. "Lan hani Kuşadası'na gidiyorduk" dedim. Meğer Özdere'ye gidiyormuşuz müşterilerini almaya. 

  

"Te Allah tependen baksın Soner" dedim. Neredeyse İzmir'e kadar araba sürdüm. 


Şirince'ye çapkın bir selam çaktım. O aldı selamımı... 


Özdere'de müşterilerini buluyoruz. İki hanımefendi ve birinin oğlu. Taa Avustralya'dan gelmişler. Sonradan öğrendim ki evi satamamış. Ama ben o yolda çok eğlendim. Sağ ol Soner. Seninle her yola varım ben bro! Sen bana Şefko'nun emanetisin... 


Ve evdeyim. Cumartesi gecesi geldiğim Bodrum'da Cuma gününe kavuştuk. Yarın Kos'a geçeceğiz... Bunu ayrı bir yazıda kaleme aldım. Dilersen oku bak. Linki bu: 


Hadi şimdi koşa koşa Kos'a!




18 yorum:

  1. Maceralarınızı severek ve büyük bir merakla okuyorum... Herkeşlere de tavsiye ederim..

    Salih Serdar

    YanıtlaSil
  2. Mösyö Salih,

    Siz benim 1975'ten beri kahramanımsınız. Eksik olmayınız. :)

    YanıtlaSil
  3. Teşekkürler, müptelasıyız yazılarının.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Mehmet,

      Bu blogun olusmasinda o kadar destek olup yureklendirdin ki, sana sonsuz minnettarim. Basili kitaptan baska bir seymis bu. Cok gecikmisim esasen. Ve fakat her seyin olgunlasmasi icin zaman ve kosullar gerekliymis. En cok cosku gerekliymis. İlk imzali haberim ciktigi gunu hatirliyorum. Tipki onun gibi.

      Elini cekme omzumdan.

      Varligina duaciyim. Sen cok baska bir adamsin.

      İyi ki!

      Sil
  4. Canımın içiii!! Hem zevkle okudum, hem de burnumda tüttün!!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ah Aylin! O kadar ozledim ki seni. Ne cok ihmal ettik birbirimizi. Uganda'ya gidecegiz degil mi bir gun? Ya da Misir'a? Gozume gizlice bakip sarkini soyleyecek misin?

      Sil
    2. İstanbul'dan merhabalar. Ekşi'deki bir linkten geldim buraya; ilk defa girmiş oldum blog'unuza.

      Güzel hazırlamışsınız bu yazıyı. Tebrikler !

      Son 4 yaz, her yaz, kısa süreli de olsa gittim Bodrum'a (genelde Bitez). Severim, ama belki bu yaz pas geçeceğim. Ya da belki, Eylül ortası gibi giderim. Temmuz-Ağustos hiç gitmem Bodrum'a zaten :)

      Sevgiler,

      Cem

      Sil
    3. Günaydın Jem,

      Bodrum garip bir yer. Gitmeyeceğim bu kez desen, aaa bir bakıyorsun yine bir bahane ile kendini orada bulmuşsun. Cevat Şakir çağırıyordur belki de, bilmem...

      Marmaris'te Selimiye var, biliyor musunuz? Hararetle tavsiye ederim. Vakit bulabilsem, en kısa zamanda tekrar gideceğim yerdir. Vakit bulamazsam, tek günlüğüne gidip bir delilik yapacağım. Yani anlayınız, o kadar!

      Sevgiler demişsiniz, bilmukalbele...

      Sil
  5. Ekşi sözlükten gördüm, çok beğendim. Sürekli takipçinizim artık, başarılar..

    YanıtlaSil
  6. özel hayat kalmamış be arkadaşım :)) feysten ekliyimmi seni :PP

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Tarza, tavra bak! Kafa klişe çalışır tiplerde. Cunda otobüsünde seyrettiğim Kemal Sunal filmindeki replik geldi aklıma:

      "Aha güldü, verecek!"

      Kafasının içinde bu dönüyor kadınlarla karşılaştığında. Bunlar, okul okumamış cahiller, okul okumuş cahiller diye ikiye ayrılıyor. Ne yapsan değişmez. E be mal değneği, buraya yazdıklarım benim tercihim. Beni bağlar. Hem eleştirel bir üslupla gelip hem neden sosyal ağlardan bana bağlanmak istiyorsun? Güldü, verecek mi sanıyorsun? Laz tepkilerimden seçiyorum: "Koyayim o kot kafaya"

      Sana daha güzel laflarım var ama yeri değil. Hadi bakalım, şimdi, tozutmadan!

      Sil
  7. Ağlamaktan gözlerimin şiştiği bir sabah kiralık ev ilanı ararken tesadüfen tıkladım blogu.o kadar tatlı ve şirin anlatmışsın ki herşeyi ,gülmeye başladım birden ,içim açıldı, hayat yeniden güzel gözüktü gözüme. Böyle işte.İyi ki varsın.Teşekkürler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Guzel kadin, muhtemelen kadinsindir, aman aglama! Ya da aglarsan hep mutluluktan agla. Bayginlik gecir yani hattâ. Uzulme canim benim ya! Bak, laf olsun diye demiyorum, hayatta neler oluyor ama sonucta hiiiiicbir sey olmuyor.

      Opeyim mi seni?

      Sil
  8. sanki kabak ile hıyar karışmış gibi... hayır kusur aramıyorum....

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. yok valla hıyar o be... kopardık yedik bile. yediğim hıyarı unutur muyum? ahahahaha...

      Sil
  9. sanki kabak ile hıyar karışmış gibi. hayır kusur aramıyorum....

    YanıtlaSil
  10. Bodrum' u zaten merak etmiyordum, merak etmeme gerek olmadığını bir kez daha anladım... Herodotos ve Tevfik Kolaylı gibi ünlüleri yeter...

    Tekrar teşekkürler Nur Banu Molla,

    Homeros7

    http://www.youtube.com/watch?v=-yTfIi4otY0

    YanıtlaSil