COUCHSURFING MACERASI


Couchsurfing

2010'da üyesi olduğum ama tek kalem oynatmadığım bir site var: couchsurfing.org 
Dünyanın her yerinden insanların üye olduğu bir site bu. Konaklamalar için pek yarayışlı. 

Bu sistemde sen gönüllülük esasına dayalı olarak, evinde kalmak isteyen gezginlere, kanepeni, yatağını, divanını veriyorsun. 
Geçenlerde Lübnan'dan Rainier yazdı, "Sevgilim ve ben İstanbul'a geleceğiz. 11-14 Mayıs arasında bizi misafir eder misiniz" dedi. Baktım, 22 yaşında kara yağız bir oğlan. Sevgilisi Stilyana 24 yaşında Bulgar bir kız. Benim oğlum Ata 19, kızım Nil 17 yaşında. Dedim ki, olur mu olur, çağırıverdim çocukları. 

10 Mayıs Cuma günü geldiler. Esas macera cumartesi gecesi başladı. Rainier'in doğum günüydü, evde 30 kişilik bir parti tertipledim. Haberi vardı ama doğum günü kısmını bildiğimi bilmiyordu. 


Happy birthday Rainier!


Çok şaşırdı ve sevindi. Solda, mavi bağcıkları olan Rainier, onun arkasındaki uzun saçlı, oğlum Ata...


Kocaman kocaman sarılıp öptü beni. Daha ilk yazışmamızdan itibaren bana mom diyor, "Mom, you are amazing, you are the great" deyip durdu. 


Bu Stilyana. Partinin ilerleyen saatlerinde, Nil'in arkadaşı Boran ile birlikte. 


Bizim evde her tür kostüm mevcuttur. Asker üniformasından tut, gelinlikten çık, çarşaf ve Arap giysilerine kadar. Herkes ne bulduysa geçirdi üzerine ve tiyatrolar oynandı.


Rainier anacığına yazıp çizdi.  


Nil ile Boran. 


Tuğçe'yi Tunus yazımdan hatırlarsın, fakülteden arkadaşım. Kocakarı gibi söylendi önce, "Kızım tanımadığın insanları evine alıyorsun, kimdir, necidir, uyurken sizi mi keser, aaa bak aklım kalıyor" dedi. E be Tuğçe, tanımadığımız insanlara kalbimizi açıyoruz. Sonra hançeri dibine kadar batırıp bir de içinde çevirmiyorlar mı? Bu iki çocuk bana n'apar?


Partinin ilerleyen saatlerinde hararet iyice yükseldi. O fotoğrafları paylaşmıyorum, anla. Saat 23.45'te Batu seslendi, "Banu Abla bakar mısın polis" diye. Kapıda 5 tane sırım gibi üniformalı delikanlı. "Buyrun arkadaşlar" dedim. En öndeki hemen azarlamaya girişti, "Saat kaç olmuş, bu ne gürültü, insanlar rahatsız oluyor" dedi. "Telaşlanmayın, ben anneleriyim, her şey kontrolümde ve saat henüz gece yarısını geçmedi. Birazdan gürültüyü azaltıyorum, içeri buyurmaz mısınız? Bir şeyler ikram edeyim" dedim. Ne diyeyim? Polis çağırmak ne? Çok rahatsız oluyorsan, gelir kapıyı çalarsın. Beni polisle mi korkutacaksın hamşu komşu? Polis fotoğrafı yok, olaydı iyiydi. 


Batu, polisleri çok "cool" püskürttüğümü söyleyip partidekilere kahkahalarla anlattı. O gece beni Süper Anne ilan ettiler. İtiraz etmedim. 


Ertesi günün, yani pazar sabahının planı Sultanahmet'ti. Ata'nın Eskişehir'den okul arkadaşı Burak da bizde kaldı. 6 deve minnacık Micra'ya binip yola koyulduk. 


Köprüden geçerken mest oldular. 


Önce biraz turladık. Soldan sayarsam, Burak, Rainier, Ata, Stilyana ve Nil...


Fotoğraf çektirdik çokça...


Anne de anne. Bayıldı bana Rainier...


Stilyana havalı kız...


Çok merak ettikleri Ayasofya'ya götürdüm önce...


Görkemine büyülendiler... 


Bitmeyen restorasyonu açık etmedim... Kubbenin altına kurulu iskeleye sövdüm. 


Onlara 1990'da, Ayasofya'nın restorasyonunda geçirdiğim kazayı anlattım. Bu iskelenin 11 metre üstünde çalışırken, yukarıdan kafama düşen kalasla nasıl yaralandığımı anlatırken ürktüler. 


Ayasofya'da mıyız, şantiyede mi, belli değil...


Kazada kafamda baret yoktu. Zaten baretimiz de yoktu. Laz müteahhidin odasında dururdu baretler. Dikkat çekeyim, sigortamız da yoktu...


Turist tabii, her gördüğünü fotoğrafladı...


Turistler ikiye ayrılır: Yerli turist, yabancı turist. 


Ben de yerlisinden olarak bol bol fotoğraf çektim. 


Hem Ayfon'la, hem Kanon'la...


Poz verdim...
 

Onlar da verdi...


Ayasofya'nın içi çarşı gibi. Eskiden bunlar Döner Sermaye dükkânlarında satılırdı. Şimdi imparatoriçeler, Meryem, İsa, tabak çanağın içinde öylece bakıyor "Alsana beni" diye...


Almadım, ne alacağım...


Burak, giysisi kirlenince Ata'nın Fenerbahçe formasını giydi. İnşallah 11 Ağustos'taki Süper Kupa'dan sonra da böyle gerinerek giyer...


Oğlanları kutsadım orada. Şaşırdım bu kadar büyümüş olmalarına. 


Yanlarında cücük kadar kalıyorum. 


Dünyanın hangi başka iki ülkesinde doğmuş şu iki güzel çocuk, şimdi İstanbul'da başka bir annenin evinde, Ayasofyası'nda... Tanımadan... Bilmeden... 


Ata, Dilek Taşı'nı görünce, "Dur bi' tam tur attırayım da, Kıble'yi bulsun bina" dedi. Öyle efsaneler var ya. İstanbul alınınca, Fatih parmağını bu deliğe sokmuş da Ayasofya'nın yönünü Kıble'ye çevirmişmiş diye...


Stilyana merak etti, ne oluyor burada diye. "Sok parmağını, tut bir dilek" dedim. Nil, "Ben yapmam" dedi. Herkesin pis parmağını soktuğu deliğe o sokamazmış. 


"Allah'ım, Kadıköy'de yendik, Süper Kupa'da da sen bize forma giymeyi nasip et ya Rabbim" diyor... Bence...


Dilek Taşı'nın oradan üst galeriye çıktık. 


Rainier ile Stilyana, balkondan bakar gibi Ayasofya'nın büyüsünü izlediler. Biz de arkadan Rainier'in donunu...


Ata çok komik bir çocuk. Üst kata çıkan dehlize benzer bu koridorlarda Bizans İmparatoru mu olmadı, Fatih'in askeri mi... Atatürk ile Hitler'i karşılıklı konuşturmasını başka bir yazıda anlatırım. Ha tabii bir de Sultan Vahdettin'in Fevzi Çakmak'ı cep telefonundan araması var ki, efsanedir... 


Acıktık. Hadi çıkalım da köfteci Selim Usta'ya gidelim diye yola koyulduk.


Kapıda magnetçiyi gördük. Deli olurum magnetlere. Bunlar Ayasofya'nın kapısına yakışacak kalitede değildi. Tunus'takiler kadar tel maşa da değildi.


Sadece magnet değil, diğer "suvenir"leri de beğenmedim. 


Stilyana ile Rainier'e birer tane Ayasofya magneti aldım. Ay bir sevindi bu. Sanki dünyaları bağışladım. O kadar küçük şeylerle mutlu oldular ki, anlatamam... Gönülleri yüce bu çocukların. İyi yetiştirilmişler. 


Köfteciye giderken, aman yolda ne oynaştık...


Haysiyetli odun simiti bulunca, "Alın şunun tadına bakın, İstanbul'un simgesidir" diye çocuklara köfte yolunda simit tıkaladım...


Ata Arapça harflerle yazılan şeyleri Rainier'e okuttu. Burada Kelime-i Şahadet varmış. Ata'yı en son "Oku lan Rainier oku, oku, çok heyecanlı" diye tempo tutarken gördüm. Rainier de su gibi okuyordu, "Eşhedü en laaa" diye. Aman sen Ata bir kahkahadan kırıl, Katolik Rainier'in karambolden Müslüman ettim diye. "Rainier, ok, you are already Müslim" dedik. Allahu ekber diye bağırdı soytarı. 

Dinlere karşı mukavemet geliştirmeden üzerinden oyun bile oynamak ne güzel yeri gelince. Bir Katolik, bir Ortodoks ve 4 Müslüman, hepimizin dinlerine ait kutsal mekânların bulunduğu İstanbul'da gezerken bunu hissettik. 

Çocuklara din ve milliyetlerin insanlık evsafının oluşmasında hiç önemi olmadığını, vasfın kalpte yattığını anlatmaya çalıştım. Marx'ın "Din toplumun afyonudur" lafını da attım ortaya, düşünsünler biraz... 


Ne güzel çıkmış bu karede... 


Kestaneci gördük. Hep çok pahalıdır... 


Ne yani bu fiyatlar. Almadım...


Süt mısır daha insaflı. 1,5 Lira. Onu da almadım. Çünki, bak ne yedik:


Sahiden çok güzel yapıyor bu Selim Usta'nın dükkânı köfteyi, piyazı... 


Agop'un kazı gibi yediler...


Stilyana'nın fotoğraflarla arası çok iyi. 


Burak ile Ata tabaklarını bitirip, benimkine de yanlandılar. Anneyiz ya, bişii demedik. 6 kişilik köfte, piyaz, ayran için 102 lira ödedim. 60 lirasını Multinet'imden, 42 lirasını nakit... 


Biz doyduk Allah artırsın... Sofrayı kuran kaldırsın... 


Köfteciden çıkıp hemen yandaki Edebiyat Kıraathanesi'ne gittik. Eskiden Türk Edebiyatı Vakfı idi burası. Suratsız ve yaşlı amcalar var gibime gelirdi. Üniversitede iken Ahmet Kabaklı'nın kitaplarını almıştım bir gün merakımdan. 


Hafız Mustafa'nın ürünlerini satıyorlar burada. Olağanüstü. Mutlaka yemelisin.


Mönüleri andaç gibi. Seçemiyorsun çokluğundan...


Bu minyatürde o adamlar niye öyle duruyor bilmiyorum. Sanırım lokumcu bunlar. Durmasınlar öyle. Lokum zaten yeterince yumuşak bir şey... 


Yedik doyduk, elhamdülillah... 


Tatlı yersen ödeyeceğin paralar bu civarda...


Yemekten sonra yolda yine oynaş başladı. "Let you show your tattoo" dedi Rainier Nil'e...


 "Ne var anne ya, çekiyorsun"


"Ya kızım, versene gözlüğünü bir bakayım" 


"Ver bir bakayım, bulmuşken de takayım..."


Kimin fikriydi bilmiyorum, sanırım Nil'den çıktı. Stilyana'ya Bozkurt işareti yaptırdılar. 


Doymadılar, kızı "Biz biz biz, Alparslan Türkeş'in askerleriyiz" diye bağırttırdılar... 


"Mamaaa, what am I saying" diye sorup durdu. Te Allaahım, nasıl açıklanır ki. Tamam açıklanır da niye bu kadar komik, nasıl anlatılır. Gül gül çatladık... 


Otopark yolunda Rainier güzel minare fotoğrafları çekti...


Rainier'in gözünden yine. Gözünü sevdiğimin kara çocuğu...


"Hi from Lebanon"


Otomobilimin pisliği ile dalga geçtiler ama yıkatmam. Yıkatırsam bozulacak sanıyorum. 

 

Nil yazdı. Neymiş efenim, uydulardan daha rahat seçilebilirmişim böylelikle... Bu pislikle... 


Naif Stilyanacık da beni ne kadar sevdiğini yazdı. 


"Ben bu arabayı kaldırırım" dedi. Sınıfta bilek güreşinde yenmediği oğlan yok. 


Ata ile Burak yolda ayrıldı. Arkadaşları ile buluşmaya gittiler...


Biz Anadolu Yakası'na, Moda'ya devam ettik... Ne çirkin çıkmışım be burda...


Dondurmacı Ali Usta'nın önünde barınan toramanı sevdik. Pis şişko... 


Moda'dan manzarayı çok sevdiler. "Burada evler çok pahalı" diye anlattım. "Ama hepsi eski apartmanlar, niye pahalı" diye sordular... Çünkü yüzyıllardır İstanbul'un mal sahipleri ve emlakçıları Boğaz'ı, Ada'yı, Moda'yı sata kiralaya bitiremediler, doymadılar da ondan, diyemedim... 

 

Kemal'in Yeri'nde oturduk, kahve içtik, fal baktık...  Çok yorulduk, kendimizi eve dar attık... 


Ertesi gün, yani 13 Mayıs Pazartesi, ben sabah kör saatte radyoya geldim yine. Geceden Ata'yı Burak ile birlikte Eskişehir'e yolladığımız için, evde sadece Nil, Stilyana ve Rainier kaldı. "Sabah uyanın da radyoya gelin" dedim Nil'e. Akşama misafirler gidecekti... Burası Saran Holding. Biz radyolar kısmında, bahçe seviyesinin altındayız. 4 tane radyo var bu binada... Radyo Müzik, Radyo Trafik, Radyo Spor ve Slow Time. Ben radyoların haber spikeriyim. Üst katlarda başka işler yapılıyor.


Radyoculuk ve radyo istasyonları hemen herkes için değişik ve heyecan verici işlerdir. Tıpkı Rainier ve Stilyana için de olduğu gibi. Kaldıkları süre boyunca, hayatıma dair ne gösterebilirsem aktarmak istedim. Radyoya gelmeyi ise ısrarla kendileri talep ettiler. Yayın masasına bile oturdular...


Müziği yüksek sesle açıp, dans ettik, fotoğraflar çektirdik. 


Arapça bir siteden Rainier'e haber okutup, fonuyla, montajıyla bir bülten hâline getirdim ve "Al sakla, hatıram olsun" dedim. Ne okuduğunu anlamadım ama bu özgüven ve tonlama ile bence memleketinde bu işi yapabilir...  


Radyodan çıkıp eve giderken, Stilyana kaşla göz arasında bana bu çiçeği aldı. Sardunya sevdiğim çiçekler listesinde ikinci sırada. İlk sıra begonvillerin. Öyle güllü karanfilli orkideli kadınlardan hiç olmadım.


Üstüne de bu notu yazmış... Rainier de bir kutu güllü lokum aldı Üsküdar'daki Aytekin Erol şekercisinden... 
Rainier'in Lübnan'a, Stilyana'nın ise Sofya'ya yola çıkmasına çok az kalmıştı o saatlerde. Kuzguncuk'tan eve doğru çıkacağımız sırada kırmızı ışık yandı. Biz Nil ve Rainier ile kakara kikiri yaparken, Stilyana'nın tam arkamda çaprazımda hiç konuşmadığını ve burnunu pencereye dayayıp dışarı baktığını gördüm. Biraz dikkat edince kocaman güneş gözlüklerinin altından şelalelerinin kabardığını gördüm. Yutkundum ve önüme döndüm... Neden ağladığına dair tonla fikir geçti aklımdan. Rainier'e kızmış olabilirdi, başka bir şeye kırılmış olabilirdi. Ya da uzak mesafe ilişkisi yaşadığı sevgilisinden birkaç saat sonra ayrılacak olmanın hüznü basmış olabilirdi. Üçüncü seçenek en makulü gibime geldi ve tam olarak ne hissettiğini bildiğim için ben de ağlamaya başladım. Ama hüngür şangır... Rainier şaşırdı, "Hey mamaaaa, we will come again" dedi. Uff, Rainier, sen de erkeksin işte! Biz ona mı ağlıyoruz? Hiç konuşmadık ama evet biz ona ağlamıyoruz, Stilyana'nın uzaktan âşık olma derdine ağlıyoruz. Onu benden iyi kim anlayabilir?

         

Onları Üsküdar İskelesi'nden alarak başlayan üç günlük maceramız, yine Üsküdar İskelesi'nde veda ederken "şimdilik" son buldu. Gerçekten çok ağladık, ki öyle melodramları ben hiç sevmem. İki günlük arkadaşlığa bu kadar ağlanmaz bilirim. Ama söz konusu aşksa, hiç dayanamam. Empati yaparım, kendimi yerine koyarım, ruhumu kanser ederim. Ettim... 


Stilyana ile aramızda o an bir bağ, bir çekim, bir içe dokunma, bir bir... Bir başka şey oluştu bence... Ben biliyorum, o kız dünyanın neresine gitse beni unutmayacak. Beni bir daha hiç görmese, yine aklından çıkarmayacak... Stilyana, seni çok ama çok sevdik. Ben çok sevdim... Stilyana, we love you so much... 
        

İnsanoğlu kuş misali... Uçuyor, konuyor, sonra yeniden havalanıyor... Dünyanın her yanı, gitmek, görmek, doymak, sevmek için bekliyor... Kıstırılmış sınırlar içinde yaşamaya çalışmak, ruh eşini bile o sınırların içinde aramak ne safça... Ne saçma... 

Kendini bir düşün bak: Köklerinden kurtulmuş bir yosunsun ve dalgaların üzerinde sürükleniyorsun. Kop köklerinden! Ben sana berduşluğu methetmiyorum ki, bağlarını zincirlerini bir kere kır diyorum... 

Kendini bir düşün bak: Kanatlarını yükseğe dikmiş bir güvercinsin ve bulutların altında süzülüyorsun. Uç göklere! Vur kendini mor dağlara, kekik kokularına. 

Git çal tanımadığın insanların kapılarını. Ekmeğini bölüş... Sözlerini duyur, kalbini hissettir... 

Dün Rainier yazdı. Kız kardeşi 5 Temmuz'da İstanbul aktarmalı Paris-Beyrut uçuşu yapacakmış. Bir gece alanda beklemek zorunda kalacakmış. "Anne utanıyorum ama kardeşimin alanda beklemesini istemiyorum, sende kalabilir mi" dedi... "Evim senin evin Rainier" dedim... "Oooo mammaaaa" diye başlayan sevinç cümlelerini gel sen tahmin et.

Gördün mü kız Tuğçe. Kesmediler bizi... Büyüdük, kocaman olduk, kendi kapımızı sonuna kadar açtık, başka dünyaların kapılarını araladık...
Cumartesi, Mayıs 25, 2013 tarihinde yazıldı.

6 yorum:

  1. Yorgunluktan evde ayaklarimi uzatmis, bilgisayari kucagina almis ve onu bunu okumaya baslamisken bir google aramasi sirasinda Bodrum - Kos seyahati ile ilgili yaziniza denk geldim hanfendi... Okudum, gayette iyi geldi, zira Cesme'den Yunan adalarina gitme planim vardi bu yaz, demekki gidemeyecekmisim... Neyse, yazinin altinda o yaziyi yazanin Nur Banu Molla oldugunu okudugumda dunya kucuk dedim... Ben Alper, Didem'in Alper :) Gorusmek uzere. Sevgiler...

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili Alper,

      Halkısın dünya pek feci küçük esasen. Bu şekilde tekrar denk geldiğimize çok memnun oldum. Benim artık talep etmeye pek yüzüm tutmuyor ama, hani bir kahve vardı ya beraber içeceğimiz; hah işte ben o hakkımı hâlâ saklı tuttuğuna inanmak isterim. Didem, sen, ben... Buluşalım en kısa zamanda. Didem benim hayatımda çok ama çok önemlidir. Onun referansı ile doğal olarak sen de... Benden de sevgi ve selamlar...

      Sil
  2. Bu nasıl bir öz güven, bu içten kişiliğin altında ne harika bir kalp... Sen tut elin oğlunu, kızını evinde barındırmakla kalma, doğum gününü kutla, fazla gürültüden evini polis bassın. Sen kahraman anne olarak onları püskürt... Misafirlerine duygu patlaması yaşat... Son otuz yılda bizlere tamamen unutturulan Türk misafirperverliğini yaşat... Benim gibi asosyal birine bu kadarı çok fazla dedirten cinsten bir deneyim... önceki yazılarınızda tebrik etmiştim sizi, ama siz tebrikten de öteyi hak ediyorsunuz... Tebrikler, teşekkürler...

    Homeros7

    http://www.youtube.com/watch?v=cvMy1xOh6cw&list=PLA2B5A643614D14C5

    YanıtlayınSil
  3. Gercekten tam tanismak konuşmak istediğim insansiniz bende 21 yasinda hemen hemen ayni düşünceleri paylaşan bir surfer im allah bu duyguları paylaşan insanları eksik etmesin ve mümkünse sizinle bir gün tanismayi çok isterim
    Eyüp keleş

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Canım benim, tanışırız tabii güzel kuzum. Umarım bütün dünyayı gezer dolaşır, bize sen anlatırsın. :)

      Sil
  4. Nur Banu abla cidden Anadolu insanından siz biraz farklısınız. Buralar ölmüşte ağlayanı yok. Dışarıdan öyle tanımadık birileri gelecekte, evinde kalacak bizim burdakiler sabaha kadar nöbet tutarlar. Hırlı mı hırsız mı bizi soyarlar mı keserler mi diye...

    YanıtlayınSil