İLK CİNNET YENİ DELHİ


Hindistan'da, Delhi'de ilk günün ortalarına doğru ben... 
Hayır, fotoğraf temsili değil, bildiğin ben!



Biliyorsun limana çok erken indik. 06.30 suları. Nezaketine hayran kaldığım sevgili şoförümüz Ashok o saatte açık olmasını umduğu kahvaltı edilebilecek yer aramaya koyuldu. Bulduk. Allah'tan kapalıydı. Bak Allah'tan diyorum. 


O hâlde, açılmasını beklemeye gerek olmayan bir yere gidelim dedik, India Gate'e gittik. 


Bu. 


Sabahın serinliği, sisi, pusu içinde, Hindistan'da gördüğümüz ilk anıt yapı olması münasebetiyle, evet güzeldi...


India Gate'in çevresinde uyuzlu köpekler var, kıyamam annem. Ben o sırada bilmiyordum tabii, bir tek burada sandım. Hindistan'ın her yanı acılar içinde ve hastalıktan kıvranan sokak köpekleri ile dolu. 


Kapıdan sonra tekrar yola koyulduk. Güneş, Hindistan bayrağının ardından şen şarkıları dilinde yükselmeye başladı. 


Ve trafik de yavaş yavaş dellenmeye... 


İkinci durak Lotus Tapınağı. 


Sahiden lotus gibi değil mi? Bizim nilüfer diye bildiğimiz çiçeğin türdeşi işte... 


Lotus, beklendiği gibi Hindu ya da Budist tapınağı değil. Bahailik inancının kutsal yapısı. Bahai inanışına göre, tüm dünya insanları birdir, ırk, dil, din farkı gözetilmez ve her dine mensup kişiler için tapınak kutsaldır ve tüm ibadet biçimlerine açıktır. 


Dünyada 7 milyon kadar Bahai olduğu düşünülüyor. Doğduğu topraklar ise İran. Tapınak girişinde dağıtılan broşürde Türkçe açıklama da bulunmasına şaştık, etkilendik. Hemen her dil var. 


Hindistan'da tapınaklara girerken bizdeki gibi ayakkabı çıkarılıyor. Üstelik bahçeden itibaren.


Ay iyi ki Laz bakkal Rambo çoraplarımı çıkarmamışım. Katiyen çıplak ayakla yere basamam ben. 


Ata da uçak çoraplarını çıkarmamış. 


Lotus'tan çıkınca dünya rengârenk olmaya başladı. Uyuyorlardı ya, uyandılar yavaş yavaş ve tüm renkleri alıp geldiler sanki... 


Kırmızıları gördükçe içimiz şenlendi, açlığımızı ve uykusuzluğumuzu unuttuk galiba biraz. 


Şoförcüğümüz bizi bu kez Akshardham Tapınağı'na götürüyor. 


Güzel tapınakmış bak Allahiçün. Ben de şimdi internetten bakıp gördüm. Peki mal mıyım, niye şimdi? 
Yok bak dinle. Bi gittik ki, içeri çanta almıyorlar. Fotoğraf makinesi, telefon falan da yasak. Hah hayy, çok sinirlendim. Ulan Allah'ın Hindistan'ına henüz gelmişiz. Bütün param pulum pasaportum ömrüm o çantanın içinde, onu tanımadığım insanlara teslim edeceğim, bi de fotoğraf çekemeyeceğim, öyle mi?
Hadde len diye atarlandım, girmedim. 


Darlandım ya, biraz uyuyayım. Bu arada, Vodafone kullandığımı belirteyim. Hindistan da anlaşmalı ülkelerden ve günde 10 Lira fark ödeyerek, Türkiye'deki tarifemin aynını Hindistan'da da kullandım. İnternetim var ya, Esin'e yazıp, tapınağa giremediğim için car car sövdüm. "İyi yaptın bacım, ben de olsam yine girmezdik emin ol" diye içimi serinletti. 


Fekat kardeşim arabada uyutmadılar. Yollar çok kalabalık ve durmadan kornaya basıyorlar. Billahi bak. Eller sürekli kornada. Bir de motora böyle ailece biniyorlar... 


Arabaların hepsinin arkasında "Blow Horn" yazıyor. Hay sizin blowunuza, jobunuza! Lan tansiyonum çıktı billahi dat dat dat dat... Tıkla bak aşağıdaki videoya...


Herifler görerek değil, duyarak araç kullanıyor. Trafik zaten tersten. Her taraftan araba geliyor. Işık yok. Kavşaklar Allah'a emanet. Bisiklet ve motor kıyamet gibi. Adım başı tuktuk denen üç tekerli kaptıkaçtılar... 
Allahım! Aklımı kaçırıyorum sandım... 


Ve öte yandan karnımız artık iyice acıktığında Mc Donald's ve Subway dahil her yeri bok götürdüğünü görünce, bari püskevit alalım diye bakkal arayıp onu da bulamayınca, ay ben ne yaptım, Hindistan'da ne işim var anaam diye işte dünyaya tam olarak böyle baktım. 


Hani hep anlatılır ya, Hindistan'da daha uçaktan iner inmez o çok acayip kokuyu alıyorsun diye... O efsane değil sevgili arkadaşım. Var öyle bir koku... 


Peki o ne kokusu? 


Çok basit. Öncelikle baharat, sonralıkla bok, pislik, cürufat... Aklına ne gelirse. Delhi pis... Evet bunu dedim. Tut bunu aklında... Yarın Delhi'den özür dileyeceğim.


Yolda kum işçisi eşekler gördüm. Eşek, kalbimi en çok çarptıran hayvan. Zira yeryüzünün en çok kahır çeken canlısı onlar ve kimsenin umurunda bile değiller. 


Hindistan'da ilk saatlerim olmasına rağmen, kadınların şaşaasını fark etmedim diyemem. Elleri ayakları pislik içinde ama renkten yanıyorlar. Hint kadınları için siyah diye bir renk yok mesela. Eminim. Hiç görmedim ki!


Süs ve şatafat her şeylerinde var. 


Şatafat ve Hindistan'dan söz edeceksek eğer, Tac Mahal'e doğru yollanmanın zamanı. Tac Mahal, Agra'da. Agra, Delhi'den 210 km uzakta. Bas gaza aşkım bas gaza... 


Yollar asfalt değil de beton dökmüşler gibi. Motorlarda adamların arkalarında hep kadınlar... 


Bisikleti çok kullanıyorlar. Havaleli yükleri bile bisikletle taşıyorlar. Yazık ya. Çok çileli insanlar gördüm daha ilk günden... 


Agra'ya varınca Ashok bizi bir restorana götürdü. Turistler falan vardı. Fakat kardeşim ben kokudan hasta gibi oldum, zaten uyku da uyumamışım ya, lokma yemedim. Yemem ya, ne yiycem. 


Ata yedi... 


Pilav güzelmiş. 
Aman eksik olsun. 


Salata da temiz görünüyordu.
Aman doğrayan herifin elleri kim bilsin nasıldı.


Neyse işte hesap bu. 550 Rupi desen yuvarlak, 22 Lira falan. Hindistan için pahalı, bizim için normal.


Paralarını göstereyim bak sana. 


1000 Rupi'de Gandhi var. Ya hu galiba bizim Atatürk gibi bütün paralarda Gandhi var. Yok kim olacaktı?


Saat 16.00 sularında Agra'da kalacağımız otele geldik. Şoföre dedik ki, sen git... Bugünlük biz tamamız... Retreat Otel'de kalıyoruz. İyi bir seçim değil esasen. Üç günlük turu satın aldığımız şirket bunu çakmış, pardon uygun görmüş. 


Odadan görünen...


Biraz dinlendikten sonra kendimi sokağa atınca ilk görünen...


Beni fark edince Laz dede gibi şişiniyor...


Agra'nın dükkânları oy oy oyy...


Çok acayip bakıyorlar. Haber spikeri olduğum dönemde okuduğum tecavüz haberlerini hatırlayıp ürperiyorum. 


Fakat, bu güzel insanların daha çok fotoğrafını çekmek istiyorum.  


Kadınlara sarılmak istiyorum. Bildiğin sarmaş dolaş olmak... 


Tuktuklara binip şarkı söylemek mesela...
  

Şu kadınla karşılıklı kahve içip fal bakmak istiyorum... 


Bu kızlarınsa keçisini öpmek...


Lakin sadece hızlıca fotoğraf çekip otele geri kaçıyorum. Ata geriliyor, çocuğu darlamamak için durmuyorum sokakta. 


Üstelik karnım da cidden çok aç. Bari otelde yemek yemeyi deneyeyim artık diyorum. 


Otelin mönüsü bu... Unutma, 100 Rupi, 4 Lira... Oradan biç.


Oh, yerel biramı deviriyorum. Gayet güzel, Kingfisher... 


Et yemeği tamamdır, tadı iyi. Kokusu bayıltmıyor ama ustanın yağlı parmakları tabakta iz bırakmış. "Olsun be amaaan" diyorum. Biradan mı, yoksa ben de mi "oldum", anlamadım. 


Cacıkta bile kimyon var, baharat manyağı oluyorum. 


Pilavın içinde kakule var. Pişmiş kakule çok fena kokuyor. Hâlbuki, çiğ olanı nefesi ne güzel kokutur. 


Odadan görünen havuz gece böyle oldu. Sevgililer Günü falan filan etkinlikleri. Sevgililer Günü de ney lan?


Gün sonunda ana oğul hâli pür melalimiz...


Yarın Tac Mahal'e gideceğiz. Şah Cihan'ın, Banu Begüm için yaptırdığı anıtsal türbe.

Hikâye büyük, mevzu derin... 
Yarın a canım yarın... 

Cumartesi, Şubat 28, 2015 tarihinde yazıldı.

13 yorum:

  1. Negzel valla, okurken Blue Label Johnnie Walker misali yağ gibi kayıyor. Bi bakıyorsun sona gelmiş :)

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Senin aklının ışığını en çok kim sever?
      Tabiiiiisiiiii Banu sever. :)

      Sil
  2. AAAAAA Bitmisssssss devami gelsin hemen yaaaaa..... nefissss

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Geliyo geliyo... Gazlayın siz beni, ben yine bilgisayar başındayım. Merak etme.
      Bi de seni özlemekten geberdim.

      Sil
  3. Banu oralari ben de gezdim ama lotus tapinaginin bahailik inancina ve perslere ait oldugunu senden ogrendim bu da senin farkin, hindistan a gelince trafik, bok ve sidik beni once dunyanin en eski medeniyetlerinden birinin nasil olurda tuvaleti bulamadigina sasirdim aradan biraz daha zaman gecince bu sorular yahu Osmanli neden dalmadi buralara diye sualler beynimde kaynamaya basladi, ama bu Hintliler bir sekilde senin Hindistanda yeni mi yoksa yeterince Hindistan tecrubesine sahip oldugunu ayirt edebiliyorlar ve cok enterasan Hindistan i bir anda cok sevmeye basliyosun, ilk zamanlar nefret etmemi basarmislardi simdi bir an once Hindistan a donmek istiyorum, yazilarinla ilgili ise muthis bir tarzin var , okurken bitince insan uzuluyor, sevgiler..

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Biz Sri Lanka'da birbirimizi nasıl ıskaladık, ben onun derdindeyim.
      Acaba bir kere daha karşına çıkma fırsatım olacak mı İbo?
      Seni seviyorum benim güzel kardeşcim...

      Sil
  4. Nur Abla bunu bir solukta okudum. :) Ata'ya selamlar

    Zeynel :)

    YanıtlayınSil
  5. ne kadar tatlı yazmışsınız. çok keyif aldım. harika!

    YanıtlayınSil
  6. Çok güzel yazmışsınız,keyifle bir çırpıda okudum. Ben de Hindistan'a gitmeyi çok istiyorum

    YanıtlayınSil
  7. Çok güzel yazmışsınız,keyifle bir çırpıda okudum. Ben de Hindistan'a gitmeyi çok istiyorum

    YanıtlayınSil
  8. Nur Abla merhaba,
    İlk defa yurtdışına çıkacağım. Uçak bileti hariç yaklaşık 4000 TL biriktirebildim. Sizce Delhi-Agra-Jaipur için bu miktar yeterli mi? Bir de şoförünüzün iletişim adresini paylaşmanız mümkün müdür?
    Sizi okumak çok keyifli. Umarım sizin kadar çok seyahat edebilirim.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Tatlım gayet güzel bu para. Ben sana o şirketin bilgilerini atıcam ama unutursam lütfen hatırlat.

      Sil
    2. Tatlım, sana yardım edecek kişinin adı Dilip Yadav. İletişim bilgileri şu: Adres: HIG Taj Nagri Phase 1 | Fatehabad Road, Agra 282001, Hindistan
      Telefon Numarası: +(91)9927057779

      Şirketinin adı da bu:

      Impressive Holidays - Private Day Tours

      İyi eğlenceler...

      Sil