85 LİRAYA HAYDİ İTALYA'YA



85 Lira'ya Roma bileti bulsan, ıskalar mısın? Iskalamazsın! Ben de öyle yaptım. 
Taa 2013 Nisan'ında, 2014 Mart'ı için Pegasus kampanyasından yakaladığım biletimi aldım, kenara koydum. 


Çeteyi birazdan tanıtacağım sana, bil diye şimdiden gösteriyorum; yine ekip olarak gidiyoruz.


Yolculuğun bir gün öncesinde yine bisikletti, şuydu, buydu derken, hazırlıklarım son âna kaldı. Pasaportların biri anamın. 



En soldaki Selma. Zamanında benden spikerlik-sunuculuk dersi almıştı. Basın danışmanlığı yapıyor. Beyaz valizin ardındakini tanıyorsun artık, Esin. İzmir, Botaş'ta başmühendis. Yanındaki Unakıtan stayla annem, onun yanındaki de Esin'in annesi Beyhan. 


Sabiha selfisi... Bi tek en sağdaki sarışını takdim etmedim, Nesrin oluyor kendileri. Saros Güneyli'deki Orhan Motel'in karısı. Durmadan gülüyor, çok iyi yol arkadaşı. 



Rahmetli dedem "peşport" derdi. Yeşiller Nesrin ve Beyhan'ın. 


Uçakta sıralı bardak gibi yan yana düşemedik ama çok da dağılmadık... 



Esin kendi anasıyla değil, benimkiyle yan yana düştü.



Selmoş solumda, 


ben havamdayım.



Ve havada çok güvendeyiz. 



Uçak erkendi, acıktık. Ben para verip almadım, kızlarla bölüştüm. 



Biramı da Selma ısmarladı. Amma beleşçiyim ha!



Hiç de henüz tanışmış gibi olmayan arkadaşgiller çetemi genişlettikçe, sırtımı daha sağlama alıyorum gibime geliyor. 



Uçak erkendi demiştim di mi? 



Annem zaten hiç dayanamaz... 



Selma bunu Facebook'tan kaldırttı ama burada zinciri kıramayacak. Keh keh... 



Sarışın da uçmuş... 



Beyhan da mayalıyor. Uyumayan bi tek Esin demek ki, o da vizörün ardında. 


3 saat 5 dakikanın sonunda İtalya'dayız. 



İlk durak Maggiore. 7 kişilik bir araç kiraladık. Onu almaya gidiyoruz. Bakalım ne marka çıkacak... 



Tay gibi bir Peugeot 807 çıktı. 17 Mart saat 12.00'den, 21 Mart saat 12.00'ye kadar kiralık araç için ödediğimiz bedel, 744 Lira. 6'ya bölünce beleşe yakın. 



Çok sık sorulan sorulardan, "Aa, bizim ehliyetle Avrupa'da araç kiralanıyor mu"nun cevabını veriyorum: Evet! 


Biz iyi bir ekibiz! Esin haritaokumacıbaşı... Sağlamdır!


Tomofil selfisi. 



rentalcars.com'dan kirala, alana inince aracını al, dönüşte yine oraya bırak. Mis. Üstelik 3 taksit... 


Ecnebi memleketlerin yollarında taştan topraktan köprüden bariyere kadar her şeye ezberlemecesine bakıyorum. Kıyaslıyorum hep. Huyum bu.


Kıyasın ilk neticesi: İtalyanlar bildiğin Türk ya la!


Esin ile iyi bir çiftiz. Yol iz bulma konusunda, 'hadikalkgidelim' akıllarda, paylaşımda, şunda, bunda... Oteli de elbirliğiyle çat diye bulduk. 


Borgo Papareschi! Selam, biz Türkiye'den geldik. Aç kapıyı!



İki oda tuttuk. Bu Esin ile paylaştığımız yatak. 



Aynı odanın yaşam alanı. 



Mutfak ve Selma'nın yatak olabilen kanepesi burada. 



Hemen pencereye koştum, görünen bu... 



Bizim...



Anamların... 


Hoş geldin şifreli internet hizmeti... Güzel adamlar vesselam. 



Annem diabetik olduğundan açlığa hiç dayanamıyor. Elbette biz de açız. Sağ olsun anneler odasında sofra derhal kuruldu, biz de baş köşelere. 



Annemlerin odasından otelin ön tarafının manzarası...



Konaklama biçimimiz sadece oda. Kahvaltı da yok. Başımızın çaresine en ucuzundan bakacağımız için hemen markete yollanıyoruz. Elmalar Türkiye'den. 


Hedef Carrefour. Galiba 5 ila 8 km mesafemiz vardı. Hatırlamıyorum. Şimdi Esin'i aradım, açmadı, soramadım.  


Her kırmızı ışıkta fotoğraf çekiyorum. Esin zaten sürekli çekiyor. 


Güzel duvar resimlerinin yanı sıra, 


balkonlar dikkatimi çekiyor.İtalya'da balkonu çerçeve ile pimapenle şunla bunla kapama estetiksizliği katiyen yok. Alkış!


Balkon, hayatlarında önemli ve belli ki hava biraz daha ısınınca iyice cıvıldayacak buralar. 


Bunlar İtalya'nın "yüksek" denebilecek binaları. İtalya'da gökdelen görmedik biz. Plaza yok. Çirkin gölgeler kaldırımları karartmıyor. İtalya'da tüm eski binalar korunmuş, yaşam buralarda. Yeniler de Allah'a kafa tutmuyor. Bu tevazuya da alkış!



Carrefour'dayız. Füme edilmiş domuz eti. Tadımlık. Amca gelene geçene ikram ediyordu. Anneleri uyardık... 



Şarapta iskonto vardı. Olmasa da olur. Hemen her yerde 3 şişesi 5 Euro'ya enfes şaraplar alabilirsin. 



Şarküteri reyonu iştah açıcı... 


Peynirler, parmesanlar ay gerçekten ucuz! 1 Euro'ya ne güzel peynirler bulduk. 


Zeytinyağı da çok ucuz. Litresi 3 Euro. Sabun takıntımı biliyor muydun? Bilmiyorsan, bil. Doldurdum sepeti. 



Moretti biralarından da aldık... 



Bu benim kişisel alış verişim. 43,52 Euro. Türkiye'ye götüreceklerim var burada. Ortak alış veriş için Esin'i kasa yaptık. O harcıyor. Para bittikçe eşit miktarda takviye ediyoruz. İlk gün canımızı ve paramızı fazla tüketmeden otele dönüp günü tamamdık. Yarın Napoli ve Pompei'ye gideceğiz... 


Bu, ertesi sabahın kahvaltı masası.



Olsa da böyle kuru kuru, avuç avuç lüpletsem. Peynir, yoğurt, salata olmadan bir hayat düşünemiyorum. 


Endercan diye bir dinleyicim var. Ona duyduğum sevgi öyle böyle değil. Birbirimizi hiç görmedik, telefonla bile konuşmadık ama, bambaşka bir bağ bu. Onun gibi birkaç dostum daha var radyo aracılığıyla edindiğim. Yola çıkmak üzereyken "Seni özledim" diye Whatsapp mesajı yazdı, ben de ona öpücüklü selfi gönderdim. 



Hadi kızlar, Napoli yolcusu kalmasın!



Ve bugün bütün kadınlar hayata "cilveli" baksın!


Ve bugün bütün kadınlar aynı zamanda kendine çok güvensin!


Hayata itimatla bakabilmenin yolu çoğu kez "delikanlı" arkadaşlıklardan geçiyor. İyi ki!


Aşağılık kaşalot, bira içmeyi çok sevdiğimi biliyor. Ben bunu şimdi yapamam ki Esiiin! 


Napoli için apaçi diyarı, hırsızlık dizboyu derler hep. Göreceğiz... 



Kayalık üzerine kurulu taş evler bize göre birer şato. İçlerinde prensesler ve kalplerinde yakışıklı genç erkekler var. Öyle inan bak, aşk ne güzel... 



Ve yolda bisikletli dostlara denk gelmek de öyle... Güzel yani... 


Türkçe dublaj sanatçısı olan bendenizin İtalyan dublajcısı ile oynaşı, kameralara böyle yansıdı o yolda sevgili dinleyenler. 



Roma'dan Napoli'ye 237 km yol var. 2 buçuk saate yakın sürüyor. 



Şehrin girişi çok tipsiz... Binalar çirkin. Hatay'a girişe benziyor. Napoli, pek çok özelliği ile Antakya'ya benziyor. 


Bak mesela burayı aynı Antakya'nın Kurtuluş Caddesi'ne benzettim. E normal de yani bi yandan. İşgaldeki binaları ben mi yaptım? İtalyanlar yaptı. 


Balkonlar, çamaşırlar... 


İşte deniz kıyısı... Doğru yol burası...  



O bir ada ise, bende Alcatraz ya da Yassıada çağrışımlarına yol açıyor. Kim bilir?



Bak bak, aynı bizim buralar di mi?  



Roma ve Floransa kadar olmasa da Napoli'de de her an her yerden bir heykel çat diye karşına çıkabiliyor. 



Napoli'de görsel olarak kuzeydeki kentler kadar bir numara yok. Ama havası başka, ben sana diyeyim. Sophia Loren filmlerine gitmiş gibi oluyorsun. Bu meydanda motorlu kapkaççı çokmuş.  



Burası da sanki Sirkeci, Bahçekapı gibi değil mi?



Napoli'nin çok tatlı bir keşmekeşi var; alışık olduğumuz türden. 



Sen onu Kristof zannet he! 


Napoli, bizim Balat'ın eski hâlleri. Her yer çamaşır çamaşır çamaşır... 


Apartmanlar ağlıyor... 


Ama tatlı bir hedonistlikleri var. Yerim. 



Ve ne yaparlarsa yapsınlar, Akdeniz'e özgü bir estetiği... 



İndik, karnımızı doyuracak yer bakıyoruz. Beyhanlı selfi. 



Piazza, meydan demek... İtalya'nın minnoş minnoş meydanları çok. Her biri birer avlu gibi, içlerinde hayat var. 



Bisiklet yolu falan yok. Burası bildiğin kaldırım, bisikletin üstündeki de Napoli'nin N'si. 


Burayı bulduk sahil yolunda. 


Girdik, yayıldık. 


Önden biraları istedik. Ben de içebilirim artık. 



Fiyat listesi bu. TL olsa bir numarası yok ama Euro olunca fazla kaçıyor. Biz İtalya'da iken kur 3,10'a dayanmıştı. 



Bu da devamı... 


Artık ne anlatıyorsam hatunların gözü kulağı bende. Esin, sanatsal bira şişesi çalışmasının derdine düşmüş. 
(Ben bu yazıyı yazarken alttan Müslüm Gürses dinliyorum. Tanrı İstemezse var şimdi, ohh hayat! Minnet!)


İtalya'ya geldik. Ne yiyeceğiz? Makarna yiyeceğiz, pizza yiyeceğiz tabii... Önden ortaya bunu istedik. Little little, in the middle dedik. Kuran çarpsın yaptık bunu. Pizza enfesti. Mmmm...



Esin ve ben deniz mahsullü spagetti istedik. İğrençti!


Görsel şölenden öte böyle kakır kukur bir tabaktı. Zaten makarnayı az pişiriyorlar, adamın dişine yapışıp çıkmıyor. Tarabyalı Niko'nun midyeleri olaydı da bunlarla kahramanca çarpışaydı. Hıh!


Annemler ve Nesrin buna bir de parmesan ekleyince mis gibi oldu. Bizimkinden iyiydi. Selma da soğanlı böyyk bir makarna yedi. O da beğenmedi. Zorlamayacaksın bazı şeyleri. 



Bu oğlan pizzacı, makarnacı, usta... Bizim masanın samimiyetine dayanamadı, geldi oturdu. 



"Seni öpücem" dedi. "Öp ulan, ölümlü dünya" dedim. Halbuki o ölümlü diil, basbayağı olumlu dünya!



Sonra Esin de geldi, tam olduk. Kaptın tabii 60 Euro'nun üzerinde canlıyı! Annemin içine oturdu, makarnaya 180 lira mı verilirmiş!


Dükkânın genel havası bu. 


Müthiş bir tevazu ama enfes mezeler falan. 


Çıktık. Pompei'ye gidiyoruz. Yakıt almamız lazım. Depoyu dolu verdiler, biz de yer yer takviye edip, depoyu dolu teslim edeceğiz. 


Yaklaşık 17 litre almışız, 26,24 Euro ödemişiz. 


Pompei, yıllardır ziyaret etmenin hayalini kurduğum bir yer. Ama öyle böyle değil. Arkeoloji okuduğumdan falan da değil. Arkeolojide bir iddiam yok. Ama Vezüv'ün patlaması ve bu kentin başına gelenlerle ilgili bir şeyler okuyup izleyince, çığlık çığlığa çağırıyor gel diye.


 İtiraf ediyorum, benim için bu İtalya ziyaretinin en temel sebebi, Pompei'ye gelebilmekti. Çok şükür buradayım. 


Pompei selfisi. Handiyse ağlıyorum sevgili okur... Hüngürt!


Ben kendimi selfilerken, Selma da beni çekmiş. 



Başlayalım öyleyse... 


Önce tiyatro. Antik devirde tiyatrosu olmayan kente kent denmiyor. Şaka değil. Tiyatron yoksa, sen de yoksun. 


Bunlar turist falan değil, İtalya'nın çocukları. Öğretmenleri çatır çatır anlatıyor, bunlar da güle eğlene dinliyor, geziyor. 


Planı ilginç geldi bana. Scaenae frons yok binada. Hani sahnenin ardında bir düz duvar olur ya, hah o duvar bu tiyatroda yok. 



Ama it köpah var. 26 dereceye kadar yükselen bahar havasının tadını çıkarıyor. 


Ben de burada olmanın... Ama çok... 



Antik kentlerde kentle hemhâl olabilmek için yalnız kalmayı severim.



Taa lisede, daha arkeoloji okumadan önce bile bu böyleydi. Efes'te bi taşın üzerine oturup, caddede yürüyen khiton ve khimation giymiş sandallı ayakların geçişini kurardım kafamda. 


Pompei'de yeşil alanların da yeniden diriltilmesi güzel. 


Şehrin haritası bu. Gel şimdi gezelim... 



Evlere dalalım... 


Atriumlara kafa uzatalım... 


Yasak ise girmeyelim. 


Selbes ise ohhh şımaralım... 


Pompei, 24 Ağustos 79 tarihinde geçirdiği büyük felaketin ardından bugün aslında iyi durumda. Neden? Çünki Vezüv o iki gün boyunca içinde ne var ne yok kusup bütün insancıkları ve kenti yok ettiği vakit, aynı zamanda sihirli bir örtü ile de Pompei'yi bize bunca yıl saklamış oldu. 


Taş zemine gömülü keramik kaplar. Kullanımı kolaylaştırmak için sabitlemişler sanırım. Belki gıda maddesi stokluyorlardı. "Yok hayır efendim, sidik biriktiriyorduk" dese biri oradan çıkıp, o da aklıma yatar bak. Çünki bunlar çamaşırları sidikle yıkarmış.


Duvardaki bu işçilik dikkatimi çekiyor. İki sıra iri taş duvarın arasına ince ince taşlar harçla bağlanarak dökülmüş. En üstünde ustalıklı bir sıva ve elbette freskle renklendirilmiş. Zamanda yolculuğu, en çok Pompei sokaklarında iki tur atmak için isterdim herhâlde. 



Bunlar zengin evleri. Havuzlu, cafcaflı, süslü... 



Restorasyon ve konservasyon devam ediyor.



Ve Pompei'ye de bahar geliyor. 



Beyhan dedi ki, "Bunda buğday öğütülür" 
Onların Niğde'de bile varmışmış, köylerde. 


Bak yine keramik kaplar... O hengâmeden sağlam çıkmaları! Öldürmeyen Allah öldürmüyor işte kardeşim!


Kentin sokakları cillop gibi, düzgün. Hemen arkada, bak eski kentle yeni yerleşim nasıl iç içe geçmiş. 


Esin çok iftiracı ya! Neymiş efendim, bu Pompeililer çok bokluymuş. Kanalizasyonları yokmuş. Evlerin duvarlarındaki oluklardan çirkef suları caddelere akarmış. Sonracığıma efendim, insanlar da sokakta bu bok ırmağından karşıya geçebilsin diye böyle taşlar yerleştirilmişmişmiş... Pis! Müfteri... Benim güzelim Pompeime yaa... Bak ya!


Bak bu Vezüv. Ben her gördüğümü Türkiye'den bir şeye benzetirim ya, bu da Hasan Dağı bana göre. Katil Hasan!


Sen bu insanları nasıl bu hâle koydun lan?


Pompeili kardeşlerim, Vezüv homurdanırken ne olduğunu hiç anlamamış garibimler. 



Önce böyle tüfler, kükürtlü taşlar, şunlar bunlar yağmış şehrin üstüne ve zangır zangır depremler olmuş. Bunların bir kısmı fıymış ama çoğu da tüymeye zaman bulamamış. Kimi de malını mülkünü bırakamamış herhâlde. Ne bilsin yanardağ ne demek? Lav ne demek? 


Böyle fıstık gibi de ekili biçili alanları varmış. 


Her yer üzüm ve zeytin buralarda. Zeytinyağında yıkan, şarapta yüz, öyle de ucuz...  



O arkadaki camekânların içinde taşlaşmış bedenler var. Birazdan anlatacağım, dur... 


Bak yine Esin'in bahsettiği bok köprüleri. Olur mu lan öyle şey! Düpedüz iftira. :)



İnternete ya da basılı bazı kaynaklara bakarsan, Vezüv'ün patlamasını ve şehri yutmasını, yöre halkının sapkınlığına bağlayan yorumlar görebilirsin. Bunların, 17 Ağustos depremini Gölcük Donanma Komutanlığı'nda o gece rakı içilmesine bağlayan gerizekâlılardan zerrece farkı yok. 



Peki bu cesetler nasıl böyle taşlaşmış? 



Aslında bunların taşlaştığı falan yok. Bunlar bildiğin alçı kalıp...



Alçı, arkeologların çok sevdiği bir malzeme. Islakken her şekli alması ve donunca o biçimde kalması ile emsalsizdir. 



Bu cesetler, aslında lavların içinde kalarak bir anda poffff diye buharlaşan bedenlerin orada bıraktığı hacimlerinden alınan kalıplar.



Yoksa yani Allah'ın kimseyi taş ettiği yok. Kimse kıçından element uydurmasın. Yazık, yok olmuş bir şehir ve hayatların üzerine böyle hikâyeler uydurulması çok rezil. Yok efendim eşcinsellermiş, çok içiyorlarmış, her yerde seks varmış. Pardon da sen gizli kapaklı neler yapıyorsun, git evvela aynaya bak! 


Pompei çıkışında magnetler. Puh size! Bunlar ne be? Hepsi tel maşa... 


Papa Franciscus magneti. Bu adam çok şeker ya. Liseye yeni gelen komik müdür gibi. Ayak yıkayıp öptüğünü de haber yaptım ben bunun, geçen hafta fahişelerle yaptığı toplantıyı da... Papa tamamdır! Adamım... 


Madem Papa dedik, gel ertesi güne gidelim, Vatikan'a götüreyim seni. 


Napoli'ye gitmek kolaydı. Otobandan bastık gittik. Ama Roma'nın içi öyle mi ya? 


Otelimizle Roma şehir merkezinin arası 3 buçuk km kadar. Anneler olmasaydı, bisiklet kiralar bütün Roma'yı onunla turlardım. Çünki, bunu hiç unutma; Roma trafiği tam deli işi... 


Roma'nın ortasından Tevere Nehri akıyor. Tırıvırı dedik biz ona. Etrafı muazzam yapılarla dolu. 


Şuna bak, sanki su damlalarından müteşekkil. Selma otomobilin içinden çektiği için bu iki fotoğraf yeşil. Camlardan... 


Bu yüzden İtalyanlar otomobil yerine şeytan arabalarına pek rağbet ediyor. 


Hem motora 


hem de bisiklete. 


Ve bisiklete bizim gibi full pro forma takımı ve kask ile değil, günlük kıyafetlerle biniyorlar. Çünki, bu onlar için sıradan bir şey. Biz sürücülerden korkuyoruz. 


Otomobilleri ufak tefek. Yoksa öldür Allah sığmazlar Roma'ya. Hattâ böylemesine bile park edebiliyorlar. Biz de İstanbul'a sığmıyoruz ama ayyh katiyen havamızdan tenzil ettirmeyiz. 


Tampon tampona park ederken birbirlerini öpüyorlar ama bu onlar için normal ve kimse kimseye höyt demiyor. Kırık tampon çok gördüm. 


Dilenciler az diildi, abartmayayım çok da diildi. Roma'nın yeteri kadar dilencisi var diye bir analiz yapayım. 



Fakat bu stildeki dilencilik modeli ürkütücü.

 
Kadınlar hep böyle. 


Burası da Vatikan'ın yüksek duvarlarının etrafı. Yani, bizim Eyüp Sultan Camisi'nin etrafında dilenmekle emsal. 


Tura devam... 


Annemin dizleri biraz canını yaktığı için onu bir kafeye oturttuk,



 biz turlamaya başladık. Duvarlar Vatikan'ın. 



Vatikan'ın etrafını çepeçevre gezersen bu merdivenlere kesinlikle denk geleceksin. 


Orada beni hatırla ve şımar... 


Bu sakallı, bıyıklı oğlanlar Vatikan'ın kapısındaki polisler. Kimseyi almıyorlar. 


Çok kalabalık burası... 



Çok yalvardım, dik döktüm, şaklabanlık yaptım, bana mısın demedi. Vatikan'a giremedik. Aha bunların yüzünden!


Fakat polis kardeşlerin bilmediği bir şey vardı...



Biz, Türk kızlarıydık ve polislerin görüş alanının ötesindeki bariyerden atlamak bizim için işten bile değildi. 


Ve işte içerideyiz! Zafer! 



Vatikan'a hoş geldik... 


İn cin top oynuyor. Çünki millet dışarıda... 


Ama bu antik Romalı asker içeride. Ne hoş kare olmuş bu. 


Etrafı kolaçan edip



görüntüler alırken, Selma'nın çığlığını duydum: 


"Ay o beyazlı adam Papa mı yoksaaaaa"


Hemen o tarafa doğru koşturduk. 


Papa tabii...



Diyanet İşleri Başkanı olacak değil a!


Papa'yı da görüp görüntüleyerek hakikaten bizce büyük iş yaptık. Bariyerden zıplamak boşa gitmedi... 


Çıkarken bu toraman gelini gördük. Bizim Alaçatı gibi, Vatikan'ı da maymun etmişler, gelin-damat fotoğrafları çekiliyor demek burada da... 


Roma'nın suyu bol. Kapıda millet bu sudan içiyor, şişeleri dolduruyor. Bizdeki zemzem gibi bir kudreti de olabilir, bilmiyorum. 


Esin de içti. Ben hiçbir çeşmeden tek yudum tüketmedim. Sebebi yok. 


Vatikan'ın hemen yanındaki binanın girişinde böyle şebek nöbetçiler var. Fotoğraftan gına gelmiş, sinirleniyorlar. 


Ve tabii yine dilenciler... 


Bu da marazlısı... Töbe esfaafurullah!


Ve Afrikalı satıcılar... İnsanı çekeliyorlar, gel satın al diye. 


En sevdiğimden... 



Ve burada da çok pahalı!



Sırada Aşk Çeşmesi var. Öyle arada derede bir sokaktaki, GPS okuyan Esinciğimi kutluyorum. Bizi şak diye önüne çıkardı. 


Çeşme dapdaracık bir alanda. Dış cephesini tek kareye sığdırmak zor.  


Esin'in çeşme selfisi ne güzel çıkmış... 


Bu da Selma ve ben... 



Ama anacığımın keyfi ve benim hâlim buraya sığdı. Annemi Roma'ya getirdiğim için mutluyum. Biraz çok konuşuyor ama idare et işte. Duymasın! 
Nesrin de burada bana para vermeye çalışıyor. "At kız at, bakarsın aşk gelir" diye. Ay istemem oyh! Çeşmeden gelen kanalizasyona gider. 


Ben para mara atıp âlemin cıbıl heykelinden, akan suyundan aşk dilenecek kadın diilim arkadaş! (Nasılsa hepsi hüsran) 
Bizimkiler attı. 


Çeşme çıkışında sokak satıcılarından bunları aldık. O çikolatalı, pudra şekerli halkaların görünümüne kanıp da para verme. Çok enayi. Bira tamamdır... 


Çeşmeden sonra Başbakanlık Binası önüne gidiyoruz. Papa'yı gören bu gözler genç, yakışıklı, yeni Başbakan Renzi'ye de değmez mi? Ah hadi inşallah!


Burası orası işte... Renziiii, pabucu yarııımmm... 


Renzi bu... Çağırdığım kadar var di mi? Hele Berlusconi kozalağından sonra!


İşte tam burası Başbakanlık kapısı ve Esin fotoğrafımı çekiyor ben Renzi krizindeyken... 



Renzi Menzi yok... Esin işine devam...



Esin iyice havaya giriyor. Sanki ne kadar iyi çekerse arkasındaki kapıdan o kadar Başbakan çıkacak... 



Ooooo, fotoğraf aşkına sevgili okur! Bu da ne?



Flaş flaş flaş! 
Sevgili dinleyenler, Türkiye'den Roma'ya gelen iki kadın Başbakanlık binası önünde Başbakan Renzi'nin adını haykırarak eylem yaptı. Kadınlardan biri elindeki bira kutusu ile "Çııık, çıııık" diye binaya doğru çemkirirken, onu görüntülemeye çalışan diğeri baygınlık geçirdi. 
Ahahahaha... Yemin etsek başımız ağrımaz ha. Bir sürü uyduruk haber de böyle yazılıyor zaten. Ahahaha, sesli güldüm Kuran çarpsın... 



Ama ama o da ne! Belki Renzi bir değil ama...



... bir başka yakışıklı, Massimo geldi!  


Adam aslında bisikleti ile oradan geçip gidiyordu. 


Ama ben nasıl kilitlediysem bakışlarımı, geniş bir yay çizdi ve gülümseyerek bana doğru geldi. 


Derhal çantamda hazırda tuttuğum Istanbike formamı giydim... 



Kafasından da kaskını aldım. Ve ortaya bu kareler çıktı işte. 



Renzi mi? Renzi de kim?
He he... 



Massimo'dan sonra yeniden otomobile doluştuk, şehir turu atıyoruz. Zira annemi yürütemem o kadar. Sakın unutma dediğimi, Roma'yı bisikletle gez. Başka türlüsü yalan. 



İstersen turistik turlar var. Rehberlik hizmeti de veriyorlar. Tıpkı bizim Istanbike'ta yaptığımız gibi. 39 Euro'ya bu turlardan birini alabilirsin. 



Şehir turları için arama motorlarına "Roma city bike tour" falan yaz, bulursun hemen birini... Duvar resimleri güzel. 



"Ne binicem bisiklete, otobüse biner giderim" dersen, al sana sürpriz! Çöz bakalım bu tablodan hangi otobüsle nereye gideceğini. I ıh... Beğenmedim... 


Roma turu attığımız gün arabayı böyle bir yere park ettim. Yerdeki çizgi mavi değilse, aman ha risk! Ceza yiyebilirsin. Ve burada da mavi değil. Cezayı göze alıp bıraktım. Bekliyorum şimdi kredi kartıma ya da adresime sürpriz bir şey gelecek mi diye. 


Roma'dan hava limanlarına taksi tarifesi. 


O gece annem kap kap salatalar yaptı. Makarnalar pişirdi, peynirler hazırladı ve otelde müthiş bir ekonomi ile süper bir ziyafet çektik. Annem hâlâ makarnalara ödediğimiz 160 Lira'yı söylüyor. Canım ya. 



Sofrada "Çirkin selfi yapalım mı lan" dedim. Selma becerip de çirkin olamadı. 


Sonra biz kızlar odasına geçip dün aldığımız şarapları açtık...



Şu an baktığın kare ve üstteki kadar, bakarken mutlu olduğum fotoğrafım azdır. Benim ne güzel arkadaşlarım var ya!


Ertesi sabah, yani 20 Mart'ta hedefimiz Floransa'yı görmek. İki kentin arası 277 km. Ortalama 3 saat sürüyor. Bak bu karede işine motarla gidenler var. Sabahın 8'i falan...  


GPS'imizi okuyan Esin'den ricam, bizi önce Floransa Hard Rock Cafe'ye götürmesi. Zira Ata ve Nil için muhakkak tişört almalıyım. Roma'dan almadım, Floransa'da bitsin bu iş. Firenzeler, Floransa demek. 


Gidişi paralı, dönüşü beleş yoldan yapmaya karar verdik. Yeşil tabelaları takip et! Gaza basma, radar çok. 


Otobanlara girerken cash gişelerini seçtik. Araçta hızlı geçiş kartı yok. Biletini bu gözden çek al. 



Eğer bir gün Roma'dan Floransa'ya otomobil sürersen, bu otobana söveceğini biliyorum. Çünki sürekli viraj viraj viraj. Ay başımız döndü. 


Ödeme gişelerinin çoğunda adam yok. Makineye ödüyorsun. 


Eğer adama denk gelirsen buna benzeyecek ve katiyen İngilizce konuşamıyorlar. Dedim ya, bize çok benziyor. 


Bileti takınca ödemen gereken para yazıyor... 


Parayı ver buraya. Üstünü çatır çatır sayıp, "Arrivederci" diyor. Her arrivedercide muzaffer bir kumandan edası takındım. Ecnebi memlekette en korktuğum şey gişeyi beceremeyip salak gibi orada öylece kalakalmak. 



Ama kaybolmaktan hiç korkmam. Ve kaybolduk!



Esin bizi Floransa Hard Rock Cafe diye Toscana'nın köyüne götürdü, dağına çıkardı.  


Tıkla seyret...  



E ortam bu olunca hâliyle itiraz etmedik, 



kaybolmanın tadını çıkardık.


Zeytinliklerin içinden geçtik, 


papatya cennetlerine düştük, 


dapdaracık patikalara tırmandık, 



tek tük müthiş yapılara denk geldik, 


muhtemelen arabanın canına okuduk, 



en sonunda çıkmaz bir yola girdik ve 



 çişimiz de gelince durduk!


Burada olanlar efsane... Ama bunlar bende, anlatamam :) Yolda olmak güzel, kaybolmak ondan da. Hayatta arada bir kaybol. 


Neyse kıçın kıçın geri döndük. 


İnsan içine varınca annemi akşam yemeği telaşı sardı. Önce bir markete gittik. Oysa akşama daha bin saat var. Rakamla: 1000!


Sebzeler aldık...


Ekmek falan da... Esin hâlletti o işi. 


Yeniden yol...


Ve nihayet Floransa'dayız. 


Arabayı yine riskli bir yere bıraktım; Cumhuriyet Meydanı'nın önündeki caddeye. Burası, orası. İtalya'nın taksileri beyaz. 



Bu civarda gördüklerimi tek tek göstereyim sana... 


Meydan burası. Muazzam bir mimari... 


Piazza: Meydan



Esin, bu fotoğrafta 60 yaşımızı öngörebiliyorum. 



Meydanda bir atlıkarınca var.


Ve etrafında renk renk çingeneler.


Sokak çalgıcıları ve bizimkiler... 


Bisikletini ulaşım için kullanan bu yakışıklıya vuruldum!



Bu abi katlanır bisikleti tercih etmiş.



Bacılar, günlük giysileriyle bisiklette. 


Hattâ eteğiyle, ince çorabıyla falan. 


Bizde de olacak, inanıyorum. Bisiklet yolu demesin kimse, burada da yok!


Bunlar da bisiklet parkları. Kiralama sistemleri de var. Londra'daki Boris'in bisikletleri gibi. 


Bak burada bir tabela var. Anlamını çözemedik. Sen biliyorsan, yazar mısın bana?


Kurguya çok müsait. Uydurursan da yaz lütfen.  


Oooo şekerim, tam bir İtalyan erkeğisin. Marka murkalı dükkânlar hep bu caddede. Bu beyefendi de sanırım birinde çalışıyor ya da yönetici. Öyle gibime geldi. 



Sokulduk ama oralı olmadı. Para yiyen cins turist olmadığımızı anladı. Zaten öyle bir paramız da yok. Olsa da çula çaputa yok. 


Hard Rock Cafe'ye gidiyoruz. Süslü vitrinler pek âlâ.


Bulduk! Tanesi 27 Euro'dan 3 tane tişört aldım. "Kendinle çeliştin" deme. Sadece bu tişörtleri biriktiriyorum o kadar. Ata ve Nil de tutkunu. 



Şimdi gel sana Duomo Meydanı'nı göstereyim. 


Bu, Meryem Ana Kilisesi, müthiş büyük bir yapı. Ayasofya'nın kubbe yüksekliği 55 metre, bununki 85. Buradan biç. 



Ayasofya demişken, onun da kara kaderidir hiç kaldırılmayan iskeleler ve restorasyon; burada da benzer tablo.


Duomo selfisi. 


Sürekli bir oynaş hâlindeyiz... Duomo Meydanı'nda mimari büyüleyici. Birazdan göstereceğim Seniorler Meydanı'nda ise heykeller aklını alıyor insanın. 


Burası Senior'ün girişi... 


Vay maşşallah! Kısaca: Rönesans.  


Davud da burada...


Biz de... 


Bizim grupla ilgili bir analizim var: O kadar çeşit milletin içinde en çok eğlenen belki de biziz. Rahat kadınlarız. İyi ki...


Beyhan ile mesela bu ilk karşılaşmam. Esin'in annesi. Ama, kendi annem gibi... Tamamdır yani. 


Bu da Senior selfisi. 


Neyse heykellere dönelim. 



Yunan tarihine daha aşinayım. Rönesansla ilgili ahkâm kesemem. 


Ama bunlara sadece dikkatlice bakmak bile sanatçının dehası önünde şapka çıkarmayı gerektiriyor. 



Sen arslan ol, kafana güvercin tünesin!


O arada bir müzeye daldık. Sanat Müzesi idi sanırım adı. Fresklere bak. 


Ciddiyetle geziyoruz!


Hiç gevşemiyoruz! 
Ay içime fenalık geldi Rönesans Rönesans. 


"Selmacım, sırt çantamdaki birayı bulup bana verir misin?"


Floransa, Pinokyo'nun da memleketi... "At yalanı, öpeyim inananı" 
Yok be, valla buralı. :)


Hakikaten çok ekonomik geçiniyoruz. Öğle yemeğini de arabanın içinde hazırladığımız sandviçlerle geçiştirdik. E pahalı! 


Karnın doyunca yüzün gülüyor di mi şopar? Gerçi biz hep gülüyoruz. 



Yere tebeşirle marifetini yansıtan ressamlar var... 



Kullanılmış malzeme büyüleyicidir. Hatıra taşır. Ruhu vardır sanki. 



Bu da tebeşirli ressamın bisikleti. 



Dondurmacılar... Vallahi yemedik. Cimriliğimiz üstümüzde. 



Ve elbette bu çantayı da almadık. 



Fiyatlara bak!



Floransa'dan Pisa'ya geçiyoruz. Mesafe 90 km kadar. Bir saatte gideriz. 


Öyle de oldu. 


İlk defa insan gibi otopark parası ödedik. Allaam, n'olur önceki parklardan ceza gelmesin, amin!



Pisa selfimiz de bu. İlk kez bu gezide selfinin bokunu çıkardık. Ay dünya çıkarmış, çok mu? 



Mal gibi elimizle kuleyi ittirmedik, şaşı baktık. Ama bir mallık var yani neticede. 



Gün batmadan Roma'ya dönüyoruz artık. Parasız yoldan bu kez. E-5 diyorum. Öbürü TEM'di ya. 



Çizmenin boynundan burnuna doğru gidiyoruz, deniz görürüz sandık ama anca bu kadar.



Hava karardı, ay yoruldum be. Bin km'ye yakın araba sürdüm. 



Esin de şişti. Hatunlar zaten arkada uykuda. 



Ve ertesi gün, Roma'da son sabahımızdayız. 


Ve aslında bugün çok da büyük bir gün. 
Kızım Nil Yıldız'ın ilk single çalışması Âşık Olasım Var, Burak Yeter aranjörlüğünde, DMC etiketi ile bugün satışa sunuluyor! 


Tıkla dinle bak... 


Otel odalarını terk ederken huyum, her yeri toplarım. 



Selmoş da toparlamış. 



Duvardaki şu Vespa'yı çekmeden çıkmayayım. 


Haydi kızlar, yerleşelim!


Arrivederci Roma!
Biz Türkiye'ye gidiyoruz... 



Ama söz! Ben yine geleceğim. Bisikletle... Ay Massimo da vardı di mi, bak ya!


Araba uçağa kadar bizde ya, Fiumicino yanındaki Ostia'ya bi gidip bakalım dedik. Yolda yine diklemesine park edenler. 



Motorcunun kaskına bak... 


Öperim sizi çizen elleri. 



İtalyanca kolay lan. Oku bak: Haftanın 7 günü 24 saat hizmet garantisi. Üstelik buradan geldiği belli olmayan anonim bir adresten... He he... 



Kaldırımlarda böyle hap kadar benzinciler var. Doldur, yürü... 


Ay bu ne ya, Bismillah! İtalyan Bülent Ersoy'u... 


Bak, daha iyi gör diye buldum. 


Ostia çok tatlı bir yer. Denizin dibinde. 



İtalyanların balkonlarla ilişkisini söylemiştim di mi? 



Daniele non mollare, diren Daniele demek. Ama benim adıma ne çok benziyor. Nur Banu non Mollare! Aaa, tamam. :)


Ostia'da Esin bu müthiş eteği satın aldı. 



Yalan be! Çöpten buldu. 



Önce ben görmediğim için çok haset ettim. Etek şimdi İzmir'de. 


O civarda bir kale gördük, kemerli kapısından daldık. 


II. Giulio Kalesi imiş. Abiyi çıkaramadım. 


Ostia'ya yolun düşerse burayı gör. Piazza Della Rocca burası. Kalenin hemen dibi ve sur duvarları ile çok büyüleyici bir izolasyona sahip. Başka bir dünya...



Sanki fotoğraf için ayarlanmış. Hayır ama zaten böyleydi. 



Ay İtalyan kadınları çok güzel bık bık falan diye geyiklere denk gelirsen bunu getir aklına. 



+Limon? 
  -Limon... 



Della Roca kedisi...


Kediyi biraz hırpaladık. 



O da bizi...


Bu Della Roca selfisi ile de Ostia'ya veda edelim. Uçak vakti geliyor. 


Hava limanı yolunda hâli pür melalimiz... 


Benvenuti diyor ama aslında basbayağı arrivederci... 


Yine ilk durak Maggiore, arabayı teslim ediyoruz. 


Allah bizi kahretmesin yine selfiliyoruz. 



Dostlarım! Kardeşlerim! Romalılar! 
Akıllı olun, aklınızı alırım!



Hababam bira içiyoruz ya, bu da tuvalet selfisi.
Evet bunu da yaptık be ya sevgili okur! 



Uçakta bu kez yan yana düştük... 



He he, hepsi uykuda, ben cin!


Ve sonunda İstanbul'dayız. 

Finali bağlamak, hep biraz daha zor oluyor ama bunu yapmayı seviyorum. Sen bu kadar zaman ayırıp bunu okudun ya, önce sana teşekkür edeyim. Sonra yol arkadaşlarıma. Arada bir çemkirmiş, terslenmiş, annemi bile üzmüş olabilirim. Beni böyle sevsinler, aslında iyi kızım.

5 günlük İtalya gezim için maliyet sorarsan tekrar toparlamaya çalışayım. 

Uçak: Pegasus-350 Lira 
Otel: 612 Euro (İki oda, 6 kişi için)
Araç kiralama: 744 Lira (5 günlük)
Yeme içme: Kişi başı 100 Euro (Kendin hazırlarsan)



Salı, Nisan 15, 2014 tarihinde yazıldı.

22 yorum:

  1. kendımı ıtalyada hıssettım bu kadar guzel anlatım olur

    YanıtlayınSil
  2. Bir çırpıda okumak bu olsa gerek :) Abla sen bu gezi olayını televizyona taşısan ne şahane olurdu ;) Bayıldımmmmmm..

    YanıtlayınSil
  3. Manyak kadın bayılıyorum sana. Sanki yanınızdaydım...ancak bu kadar güzel anlatılır. Su misali...Ha...kırmızı da çook yakışıyor çılgınıma :)
    Çalıkuşu Arzu

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Lan deli deliyi Dakka'da :) Deli karı. Seviyorum seni çok. :)

      Sil
  4. Otobüste, yolda yoldaş oldu yazın. Çok güzeldi.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Benim de ömrüne yoldaş olasım var. Çok iyi bir adam, çok iyi bir arkadaşsın sen. Bunu bilesin!

      Sil
  5. tek bölümlük bir dizi film gibi geldi..çok hoş olmuş.valla bende gitmiş kadar oldum banucum..ellerine ve ayağına sağlık.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Senin de canına gözüne ruhuna eline diline sağlık sevgili Yusuf. Bursa'ya selam olsun. Bir gün muhakkak bisiklete bineceğiz Bursalılarla. :)

      Sil
    2. Bu yorum yazar tarafından kaldırıldı.

      Sil
  6. Nur Banu Hanım, internette gezinirken tesadüfen blogunuza rastladım. Sunumunuz çok keyifli ve samimi olmuş adeta tv de gezi programı izlemiş gibi oldum teşekkürler :)

    YanıtlayınSil
  7. Ne güzel bir insansın sen Banu abla. Google'dan Beyrut hakkında araştırma yaparken couchsurfing deneyimine rastladım. Ben de bir couchsurfer olunca bi bakayım dedim. Buldum mu tam kafa dengi güzeller güzeli bir insanı :) Okudukça yazılarını, samimiyetini, enerjini, kahkalarını hissettim. Keşke ablam, teyzem, kuzenim ya da bir yakınım olsaydın diye iç geçirdim. Yaşama sevincini, insana, doğaya olan sevgini gördüm. Seyahata gönül vermiş biri olarak, gezmeyi bir tutku haline getirmiş olan birçok insanda rastladığım önyargısız, açık fikirli, ufku geniş, samimi, kolay iletişim kurabilen insan profilini sende de buldum fazlasıyla. Kısacası seni çok sevdim. Yazılarının takipçisiyim bundan sonra. Bir gün kahve içip sohbet etmek de kısmet olur umarım. Yolun açık olsun. Ata ve Nil'e selamlar.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Bir şey yazıyorum; hiç tanımadığım bir çocuk "abla" diye sesleniyor, dilimi biliyor, beni anlıyor, aynı dünyanın insanı. Seviyor, yaşıyor, tutunuyor, var oluşunun bir kıymeti olması gerektiğini biliyor, anlıyor, anlaşıyor. Sevgili Salim, sırf bu yüzden bile, yani sana denk düşmek için, daha çok çalışmaya, kazanmaya, gezmeye, yazmaya devam. Sırf bu yüzden!

      Daha iyi otomobil, daha marka giysi, daha lüks için değil, sana rast gelmek, anlaşılmak için devam!

      Çok mutlu oldum kuzucum. Kahve kavlimize bir mim koyalım. Kahve senden, pasta benden. Tamam mı?

      Sil
    2. Çevremizde bireyi tercihleri, inançları, görüşleri, yaşam tarzından dolayı yargılamadan, onu yalnızca insan olduğu için seven, saygı duyan, yaşam arzusu ile dolu hem de tutkularının peşinden giden, üstüne bir de neşeli, sempatik senin gibi fazla insan yok malesef ablacım. Aynı dili konuşabilmek, aynı hisleri paylaşabilmek, anlaşılmak ve anlamak için önemli bir ihtiyaç. Bu yüzden sana rast geldiğim için mutluyum.

      Kahve konusunda anlaştık. Frappuccino bile alırım. Bu kez iyisinden olur hem :)

      Sil
  8. Her zamanki gibi yalın, çok akıcı, çoğunlukla çarpıcı karelerle süslenmiş bir anlatım. Bana uymayan ciddi ayrıntı ise "Gezi Ruhu"...

    Homeros7

    YanıtlayınSil
  9. o kadar güzel anlatmışsınız ki gezmiş kadar oldum.Hatta yorgunluğunuz bile çöktü üzerime :) sizi tanıdığıma sevindim,bundan sonra takipteyim:) saygılar

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ediyorum ve geç cevabım için de özür diliyorum. :) Sevgiler...

      Sil
  10. Banu hanım blogunuzu yeni keşfettim,tek kelimeyle bayıldım.Yemeyi gezmeyi görmeyi hayatı seviyorum sizin gibi hayatı seven kimseleri daha çok. Yeni iş hayatına atılmış körpecik bir doktor olarak (maddi açıdan yeni yeni tüylenmeye başladım yani:) ben de gazip görmek istiyorum ilk durağım viyana, öğrenciyken de az bi yer gezdim onun tadı başka tabi.Fakat çok güzel yazıyorsunuz ben de öyle özendim ki blogger olmaya hallendim. umarım gezilerimizden birinde karşılıklı oturup buz gibi birer bira tokuşturma imkanımız olur. İyi gezmeler!! evde oturan erken ölür!

    YanıtlayınSil
  11. Valla ozendim şimdi. Ben de gidiyorum. Biletimi aldım. Selamını ve tekrar geleceğini söylerim.

    YanıtlayınSil
  12. Napoli...Aslında hiçbir esprisi olmayan bir şehir..Avrupada , cd cd cd satılan tek şehir..Afrikalılar meydanlarda, saat ve cd satıyorlar..Fotoğraflarda bende gözden kaçırmış olabilirim ama Napoli şehri MARADONA 'ya tapar..Bu adam , şehirin her yerindedir..Arjantinli olmasına rağmen, Napoli onun vatanı gibidir..Pizza , Napoli de kesinlikle daha iyidir..İtalyanlar, güneyden ayrılmak istiyorlar, Napoli bölgesi gerçekten oldukça fakir.. Şehir meydanında bir çarşı var ve aynısı Milano da mevcut...Pompei tren ile gidip gelinecek be görülmesi gereken bir yer..

    Roma 2-3 kez gitmeme rağmen her seferinde ayrı ayrı keşfedilen bir şehir...Dondurma diyorum başkada bir şey demiyorum. Tarih seviyorsanız mutlaka görmeniz gereken bir şehir..Roma şehrini yürüyerek gezmek çok basit..sırtta çanta,foto makinesi ile rahatlıkla gezebilirsiniz..Metro hattı çok yaygın değildir, tarihi dokuyu bozmamak için yer altına ve üstüne girememişler zaten..

    Çok keyifli fotolar ve anılar olmuş.

    Burç Dura...

    YanıtlayınSil